Tag Archives: Orhan Pamuk

Saf ve Düşünceli Romancı – Orhan Pamuk

Standard

Pamuk, yazı yazmanın ve romancılığın otuz beş yıllık meslek sırlarını, Harvard Üniversitesi’nde verdiği Norton derslerinde açıklıyor. Daha önce T.S. Eliot, Borges, Calvino ve Umberto Eco gibi yazarların da verdiği bu derslerde, Pamuk edebiyat ve sanat anlayışını bir bütün olarak sunuyor.

Bir romanı okurken kafamızda ne gibi işlemler yaparız? Roman kahramanlarıyla gerçek insanlar arasında ilişki nedir? Roman sanatı ile şiirin, resmin ve siyasetin ilişkisi nedir? Yazarın kendi sesi, imzası, özel dünyası nasıl oluşur? Romancı nerede kendisini, nerede başkalarını anlattır? Romanı gerçek yapan ”gizli merkez” nedir ve nasıl kurulur? Pamuk bütün hayatı boyunca meşgul olduğu bu soruları Türk ve dünya edebiyatından örneklerle cevaplıyor.

Pamuk, bu kitapta roman okurken ve yazarken karşılaştığı harikaları, kendi kişisel deneyimleri ve hatıralarından aldığı güçle, herkesin anlayacağı bir konuşma dili ve rahatlığıyla hikaye ediyor.

12469869

Şeylerin Masumiyeti – Orhan Pamuk

Standard

Ama tıpkı müze olmasa da romanın kendi başına ayakta durup anlaşılabilmesi gibi; müze de roman olmadan kendi başına bakılıp hissedilebilecek bir yer. Müze, romanın bir resimlenmesi olmadığı gibi roman da müzenin bir açıklaması değildir.

Başkalarını, kurduğumuz hayallere ortak etme ve inandırma yükü olmadığı zamanlarda, sanatsal ve edebi yaratıcılık coşkulu bir mutluluk halini alır.

 

“Güzellik, aklın kendiliğinden bildiği şeyi, gözün dünyada yeniden keşfetmesidir.”

Velican, Nakkaş

Geceleri herkes uyurken şehrin büründüğü tuhaf sessizliğe kulak kesilmeyi, sanki dünyanın ta dibinden geliyormuş duygusu veren o derin uğultuyu uzun uzun dinlemeyi severim.

 

Arabalar boş şehirde yalnızca ulaşım için değil, kaloriferle ısıtılmış, Batı müziği ile evimize benzetilmiş tekerlekli bir odanın penceresinden hüzünlü ve yoksul sokakları, bayram yerlerinde salıncakla sallanan çocukları ve şehir surlarını seyretmek ve boş arsaların verdiği yalnızlık duygularını hissetmek için de kullanılırdı.

 

Roman yazmak, geçmişimizde kalmış eski eşyaları ve görüntüleri yıllar sonra hatırlayıp onlarla yeni bir şey yapmak ise, bu müzeyi yapmak da aynı duyguları verdi bana.

 

Aklın hayal, elin niyet etmediği güzelliği daha sonra gözün fark etmesi en büyük mutluluk.

 

Eğer modern olmak, insanın bir şekilde daha önceden hiç tanımadığı insanlar arasında kendini rahat hissetmesi, onlarla hayali ya da gerçek ortak bir amacı huzurla paylaşabilmesi ise, İstanbulluların en modern oldukları yer, taksi ve dolmuşların içidir.

 

Boğazdan geçen bir gemiyi ilk defa nerede, nasıl gördüğümüzü unutursak –ki bu çok olur- onunla ilk karşılaşmamız şaşırtıcı bir hatıra niteliği edinir.

 

Taşrada olmak ve beklemek aynı duyguyu verir. Zaman’ın dışında olduğumuzu hissederiz. Bizim tarafta hiçbir şey değişmez; her şey aynıdır ve gölgeler içindedir. Öteki tarafta ise, bizim uzaktan seyrettiğimiz bir hareket, geçen beyaz bir gemi vardır.

 

“Ben hem bir saatim hem de şey. Saat olduğumu hatırlarken, şey olduğumu unutmayın. Şey olduğumu fark ettiğinizde Zaman’ın ruhunu hatırlayın. Ruhum hem bir eşyanın ruhu hem de bir saatin. Karanlıkta ışıldar ve aydınlıkta kendi içine kapanınca ben de kendi içime dönerim.”

 

Eşyalara duyduğumuz ilginin hayatın büyük tesellilerinden biri olduğunu Kemal arada bir açıkça söylerdi.

 
Yataktan kalkar, panjurları parmaklarımın ucuyla itip açar ve içeriye patlar gibi dolan manzaranın güzelliğine hayret ederdim.

Aristo, Fizik’inde “şimdi” dediği tek tek anlar ile Zaman arasında ayırım yapar. Tek tek anlar, tıpkı Aristo’nun atomları gibi bölünmez, parçalanmaz şeylerdir. Zaman ise, bu bölünmez anları birleştiren çizgidir.

 

*** 

 

Yaşadığım hayat, Zaman’ı, yani Aristo’nun şimdi dediği anları birleştiren çizgiyi hatırlamanın çoğumuz için pek acı verici olduğunu bana öğretmişti.

 

“Karaya oturmuş bir gemi, bir beceriksizlik ve utanç yığını.”

 

Kemal’e göre bir müzede yaşanabilecek en büyük mutluluktu bu: Zaman’ın Mekan’a dönüştüğünü görmek!

Yalnızca kendisi olabilmek için bütün eşyalarını atan ve bomboş bir kasırda tek başına rüyalarıyla yaşayan şehzadenin hikayesini bir keresinde yazmıştım. Sonunda Şehzade eşyalar olmadan ne dünyanın ne de kendi hayatının bir anlamı olduğunu geç de olsa kederle anlamış. Demek ki, kalbimiz kırılmadan şeylerin sırrını anlamamıza imkan yoktur. Ve alçakgönüllülükle öğrenmemiz gereken en büyük sır da budur.
Celal Salik, Defterlerden

Masumiyet Müzesi – Orhan Pamuk

Standard

4476077

Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.

“Kurbanın neden kesildiğini biliyorsun, değil mi?” “Bir gün biz cennete giderken o koyun, sırat köprüsünden bizi geçirecek…” Bu, çocukların ve okumamışların kurban yorumuydu.

Bazen bu davalar basın tarafından izlenir, o zaman gazetelerin ‘’iğfal edilmiş’’ dediği genç kızın yayımlanan fotoğraflarında gözleri –bu şerefsiz durumda tanınmasın diye—kalın siyah çizgilerle kapatılırdı. Aynı kara bantlar polis baskınında yakalanan fahişelerin, zina yapan ya da ırzına geçilen kadınların gazetelere çıkan fotoğraflarında da kullanıldığı için, o yıllarda Türkiye’de gazete okumak gözlerinin üstü bantlarla kapatılmış kadın fotoğraflarından yapılmış bir maskeli baloda gezinmeye benzerdi.

Bir insanın başka fırsatları olmasına rağmen onları reddedip sürekli aynı kişiyle sevişmek istemesine, bu mutluluk verici duyguya ‘’aşk’’ denirdi.

“Görüyor musunuz babanızın bana yaptığını,” dedi annem. “Ölürken bile bana haber vermedi.”

Kedi sevmeyen bir kadın zaten erkeğini mutlu edemez.

Cevdet Bey ve Oğulları – Orhan Pamuk

Standard

Cevdet Bey birden, ta Fransa’dan gelen bu suları, sonra içkileri, bir masanın üzerinde duran Tobler çikolatalarını, bugün sis yüzünden dükkanına geciken Eskinazi’nin de yediğini düşündü. “Sonra, o konaklarda yaşayan paşalar da bunlarda atıştırıyor! Ben ne yapıyorum? Ben çalışıyorum, evleneceğim. Ağbim hasta, ama öleceği yok, turp gibi. Ermeni kadın. Benim ticaretten sevmeye vaktim kalmadı. Beklemek ne sıkıcı! O camın üzerinde ne yazıyor? Tersinden de okuyabilirim: Müstahzarat-ı Tıbbiye-i Ecnebiye… Öteki de Tıbbiye-i Osmaniye.” Tombul ve güleç adam şişeleri seçti, ayırdı, uşağını yollayaraka aldırtacağını söyledi. “Evine gidip onları içecek. Hep birlikte yiyecekler, içecekler, gülüşecekler… Ben de evlendikten sonra… Ethem Pertev Kuvvet Şurubu, Krem Pertev… Hala bitmedi mi bu doktorun işi? Kapı açılınca hemen içeri gireyim de… Atkinson Kolonyaları… Katran Hakkı Ekrem öksürük şurubu. Hünyadi Yanoş Müshilleri… Bir kere küçükken ishal olmuştum da, ölüyorum sanmıştım. Kimse de öleceğimi düşünmemişti. Ya ölseydim! Hayır! İşte kapı açıldı!”