İki Yeşil Susamuru by Buket Uzuner

Standard

15822670

Annemin tekdüze bulduğu yaşantısından şikayetleri, hala genç bir kadın olduğu ve birazcık heyecanlı bir hayat yaşamak istediğine dair yakınmaları, her şeyden bıktığı konusunda mızmızlanmaları evi öylesine dolduruyormuş ki, ev adeta boşaldı.

Yaşantımda ilk kez kendi annemin ‘bir başkası’ olabileceğini düşündüğüm, kendi başına onun da bir birey olduğunu hissettiğim gün, o telefon konuşması gününe denk düşer.

Bu en ‘mükemmel’ romanda bile, ciddi bir gramer hatası gibi, iz bırakıyor belleklerde…

Birinin uzun içki kadehlerinin kristalinde parlayan ‘gözde salon kadını’ olma arzularının solarak, hırçın ve ilgisiz bir ete dönüşmesi… öbürünün kendi içinde yaşadığı yaratıcı coşkusunun öksüz kalıp yapayalnız bir kenara itilmesi…
Annemin periyodikleşen iç çekmeleri, babamın kronikleşen ilgisizliği ya da tam tersinden okursam; annemin kronikleşen aldırmazlığı ve babamın periyodikleşen umutsuzluğu…
Havada asılı kalan arzular, hayaller, ‘keşke’ler, ‘eğer’ler, espriler, sıkıntılar ama mutlaka hedefini bulan iğneli sözler, imalar ve suçlamalar!

Küçük Teoman da hiç vakit kaybetmeden kırmızı kalemini eline almış, kitapların son sayfalarına yeni ‘son’lar yazmaya başlamıştı.
Kral Lear aslında Cordelia’nın öz babası olmadığını öğrenmiş, genç kızın gerçek babasının bir balıkçı olduğu ortaya çıkmıştı. Balıkçı babası, Cordelia’nın dürüst ve içten sevgisinden hoşnut kalmış, o sırada yakınlardan geçen İskoçya kralı Duncan’ın oğlu Malcolm da genç kıza âşık olmuştu. Taç giyme töreninde Cordelia’yla evlenen Malcolm, düğününe Kral Lear’ı da davet etmiş, ama Lear o sırada Hamlet’in babasının hayaleti rolünü oynadığı için düğüne katılamamıştı. Othello son anda intihar etmekten vazgeçip Roma’ya Cesar’ı kurtarmaya koşmuştu. Romeo ve Juliet birbirine kavuşmuş, sonra da göçmen olarak Amerika’ya yerleşmişlerdi.

Kışın bir türlü gitmeyecekmişçesine soğuk ve karanlık pençelerle kentin yakasına yapıştığı aylardan biriydi. Kışların güzelliği bazı kentlerde asla yaşanamaz. İstanbul da öyledir.

Hiçbirine aldırmıyordu Teoman, ‘’İnsan karakterini yaşamalı,’’ diyordu. ‘’Aksi halde başkasının hayatını yaşıyor demektir!’’ Bu özgüvenin inanç ve sevgiyle örülmüş iç duvarlarının ustası, duvar örme konusunda kuşkusuz çok başarılı ve özverili birisiydi. Çocukken kurulan böylesi özgüven, yaşamı boyunca ayakta tutar insanı. Tek kusuru dozu güç ayarlanan bir megalomanidir ki, ustası bunun da sanatçı bir kişilik için gerekli bir gıda olduğunu düşünüyordu.

Yakın çevresinde ölüm yaşamamış genç insanlar, dostlukları ve sevgiyi bol keseden harcarlar!

İnsanlar ölüyor, eski dostlar birbirine ateş ediyor, sokaklarda kırmızı ayak sesleri duyuluyordu.

Zaman zaman dalgınlaşıyor, etrafındaki herkes şeffafmış gibi bakıyor, sonra kalabalıktan uzaklaşıp bir süre sonra aramıza dönüyor gibi ayrılıyordu benliği yanımızdan.

Koşullanmalar, masallar, eğitim ve geleneklerle bilgiççe açıklamalar yapmak, her şeyi bir çırpıda açıklamak hiç de güç değil ama, mantığın ve aklın kabullendiği bir şeye, yüreği ikna etmek pek de kolay olmuyor bazen.

‘’Kendini tanımadan, ne istediğini bilmeden ciddi ilişkilere girmek, bir insanın hem kendine, hem de karşısındakine yapabileceği en büyük haksızlıktır! Çünkü ne istemediğini bilmek çok kolay, fakat ne istediğini bilmek çok güçtür!’’ demişti Selen.

Oysa annem, bir sabah uyandığında kocasının onu koluna takıp danslı toplantılara, kokteyllere, yurtdışı gezilerine götürecek, işiyle evi arasında kurulmuş bir saat sarkacı gibi yaşamaktan sıkılıp artık sosyal, renkli, gösterişli bir adama dönüşeceğini çok beklemiş olmalı.

Çok genken herkesi, her şeyi hatta dünyayı değiştirebileceğimizi sanırız. Nasılsa hiç yaşlanmayacak, hiç ölmeyecek ve sonsuza ulaşacağızdır. Oysa duvarda tek bir tuğla olduğumuzu ve ancak ‘iyi bir tuğla’ olmayı başarmakla yükümlü olduğumuzu görürüz bir gün…

Belki de ben, kendi yaşantısını istediği yöne akan parlak, gösterişli ve hareketli bir ırmakla sulayamayışının tek suçlusu olarak gördüğü babama benzerliğimden ötürü cezalandırılmıştım.

Yine de hiç kimse doğduğu gün annesinin kendisine nasıl baktığını anımsayamaz! Ve her kız çocuğu, babasına ne denli tutkun olsa da, annesinin dişi kanadının serin gölgesine gereksinir mutlaka.

Bütün çocuklar için birbirine en yakışan çift anne ve babalardır! Çünkü ‘anne’ ve ‘baba’ kelimeleri tıpkı lego parçaları gibi birbirine sımsıkı oturur, uyuşur ve kenetlenir.

Gözyaşlarıma karışan kahkahalar derin, büyük bir çukur gibi açıldı önümde ve ben içine yuvarlandım.

Yine de bilmek her zaman kabul etmek değildir!

‘Anne’ ve ‘karı’ olmak için çok çalışmanız, çok iyi eğitilmiş olmanız ve başarı hırsıyla donanmanız gerekmez. Hemen bütün yetişkin dişiler birinin karısı ve birilerinin annesi olabilirler.
Halbuki doğal oluşumun dışında seçilen hedefler, ulaşılmak için irade, mücadele, çalışkanlık, birikim ve enerji gerektirirler.
Ne kocasını, ‘gençliğini uğruna feda ettiği’, ne de çocuklarını ‘saçlarını yollarına süpürge ettiği’ arabesk nameleriyle bunalttı. Her adımın bir karar sonucu atıldığını, her kararın bilinçli veya bilinçsiz bir tercih sonucu verildiğini çok iyi biliyordu.

İntihar etmeyi planlayanlara, matematikle uğraşmalarını, matematikle kurtulacaklarını öneren Bacon, ‘’Yazamazsam, tek yol intihardır,’’ diyen Gide—oysa çok dindar değil miydi o? —ve ‘’İyi bir eylem, güzel bir hareketten sonra kendini öldürebilirsin,’’ yorumunda bulunan Rousseau, annesinin intiharında Teoman’a ışık tutan üç düşünürdü.

‘’Felsefenin tek ciddi ve gerçek sorunu vardır: İntihar! Yaşamın yaşanmaya değer olup olmadığı felsefenin temel sorunudur.’’ Camus’nun ‘Sisyphus söylencesi’nden alıntı yapıp, ‘yabancı’nın içine eklemişti bu satırları annesi. ‘Genç Werther’in Acıları’nın içinden de ‘’Felsefe yapmak, ölmesini öğrenmektir’’ yazılı bir not çıktı.

‘’Neden o kanlı-canlı, maço Hemingway intiharı seçti? Kendini Etna’nın kraterinden yanardağın içine atan Empedokles nasıl bir adamdı? Pavese’nin iktidarsız oluşu, tek başına intiharını açıklar mı?

Öfkelenmek bile bir duygudur ve ilgilenmeyi gerektirir.

Adı geçtiğinde rahmetle andı, ‘’İyi insandı,’’ dedi. Sanki bu dünyadan hiç öyle biri geçmemiş gibi, silindi gitti belleklerden, anılardan. Geriye oğlu Teoman’a genetik mirası, iri omuzları, uzun boyu, kahverengi gözleri, iri elleri, ayakları, kalın gevrek sesi ve karısına emekli maaşıyla, antika saati, altın çerçeveli gözlükleri kaldı.

Yüzlerce okuduğu notu tekrar aldı eline Teoman:
Sorumluluklarım bitti: Ölümü seçebilmekte geç kalmak istemedim.

Sahip olunan şeyin değeri yiter…

Hayallerimiz, en saklı yüzümüze tutulan aynadır bence.

Hem bağımsız olmak hem de kollandığını bilmek. Tıpkı bir trampolin üzerinde zıplamanın heyecanı ve düzeni gibi…

Kendi kendinin kurdu olup beynini delikli peynir gibi kemirmek istiyordu.

Selen, sanattan günlük yaşamına uygun bir elbise dikebilmiş, bu elbiseyi potsuz ve kesim hatasız bedenine oturtabilmiş, şık giyinen bir insandı.

Yıllarca yaşantıma damgasını vuracak, yıllarca kendi ellerimle beni zehirlesin diye besleyeceğim o sinsi yılan başını uzattı ve beni ısırdı.

Sanırım Selen’in olgunluğu, ağzından zehirler taşarak beynimde dolanan yılanı iyice tahrik ediyordu. Niçin bu denli mükemmeldi? Neden her şeye o sahipti—özellikle babama—ve ben on beş yaşında, zavallı, annesiyle babasının kendi keyifleri uğruna ortada bıraktığı, deneyimsiz, beceriksiz, zayıf kız çocuğuydum?

Çünkü kendine acımayacak denli akıllı ve güçlü bir insan. İnançlı, direngen…

Bir tek babama bakışında, gözlerinden ballar damlıyor, akan balların lekesi nedense hep benim elbiselerimde kalıyordu.

Selen bazen bizi bırakıp önde yürürdü. Böyle zamanlarda gözlerinin derininde açılan bir kapıdan gitmiş gibi uzaklaşırdı bizden. Hep merak ederdim, nasıl bir yerdi o kimsenin bilmediği, tek başına kaçtığı kapının arkası.

Ama Selen tıpkı dişimin arasına sıkışmış bir et parçası gibiydi. Çıkmıyordu, görünmüyordu ve rahatsız ediyordu!

İçimdeki korku hissine karışan heyecan, bambaşka bir lezzet kattı genç kanıma. Belki de benim aşk tercihim budur. Tehlikeli ve kaygan bir zemin, korku ve heyecan! Güvenli, bildik sularda yüzmek, yok ediyor hislerimi…

Belki de Woody Allen ‘annelerini sevgilisiyle yatakta yakalayan genç kızların, o anda ne söyleyebilecekleri’ konusunda bir kitap yazar ve adını: ‘Ailenin Teknolojik Yükselişinde Önlenemez Duygusal Sapmalar’ koyardı.

Belki de kardeşim o gece, pek de yaşayamadan çocukluğuna veda etmişti.

Analitik düşünce yapısı, sürekli yeni kapılar açmak, her yeni kapının ardından çıkabilecek şok ve sürprizlere dayanmak, direnmek ve savaşmak demektir. Sorgulamayı, cesareti, karmaşadan korkmamayı gerektirir.
Elbette Selen’di! Analitik düşünen, sık sık derin ve uzun yolculuklara çıkıp, bedenini yanımızda bırakıp, düşünceleriyle koşarak, bizden uzaklaşan, yorulup, terleyerek sorgulayan, arayan, geri döndüğünde başarılı ya da başarısız; ama bu yolculuğa verdiği emekten mutlu olan Selen’di.

Okulun en güzel kızı değildim. En zekisi, en çalışkanı da olmadım hiç. Ama güzeldim, çalışkandım ve zekiydim. Bunlardan çok dozda birine sahip olmak yerine, üçünden uygun miktarda yan yana bulundurmak bir kadına nasıl yakışır, şimdi görebiliyorum.

Ben, onun düşünceleri, konuşmaları, bakışlarındaki derinliği ve farklılığındaki gururu, Selen’e benzetiyordum. Heyecanlanışı, enerjisiyle ve yürüyüşüyle babama. Bir başka deyişle Mike, Selen’in erkeği, babamın da Amerikalısıydı!
Daha sonra Teo’nun yorumuyla, ‘’Selen’e âşık olamadığım, babamla da sevişemediğim için Mike’a yönelecektim. Sonuçta çok merak ettiğim, ‘ayın karanlık yüzünde’ kalan cinselliği keşfedecektim.

Daha sonraları birçok erkeği de önlenemez ve kontrol edilemez biçimde örseleyecek oluşum, onları yaralar içinde bırakıp terk edişlerimde de o sırada Mike’a karşı duyduğum tuhaf, tanımlanması güç, hatta tiksindirici keyfi yaşayacaktım. Sanki içimde yatan sinsi bir dişi şeytan zaman zaman uyanıyor, zehrini beni seven erkeklere akıtıp, böylece besleniyordu.

(..) belleğimin en üstteki rafı açıldı ve içinden beş yaşımın anıları döküldü. (..)

Dindar biri değilim, olmadım da ama anneannemin mırıldandığı duaların ve ilahilerin, o ninniyi çağrıştıran, yatıştırıcı ezgisini daima sevmişimdir. Bu belki de çok modern bir kadın olan anneannemin, dini inançlarını çağa uydurabilmiş oluşundaki ustalığın bir armağanıdır bana.

Cesaretim, benzin deposu hiç beklenmedik biçimde boşalan bir araba gibi yolun ortasında bırakmıştı beni.

Bir insanın sevmek, paylaşmak, beraber yaşamak için seçtiği insanlarla kimliğini ele vereceğini düşünmemiştim.

‘’Hepimizin içinde farlı kişilikler vardır. Bir yanıyla serüvenci, bağımsız biri, gizli gizli, klasik bir ev hayatı, düzenli bir yaşam özleyebilir. Ama sonuçta insan karakterini yaşar, buna uymayan özlemleri yönünde attığı adımlar, kısa sürede bozguna uğrar ve aslına döner!’’

Teşhis koymaktaki güçlük, kabullenmeyi geciktirmeye yönelik umutsuzluktur!

Daha fazla kalmak ‘alışkanlık’ canavarını uyandırır. Önce sinsice beslenir bu canavar, sonra seni yönetmeye başlar.

(..) sevilen kadın, erişilemeyendir (..)

‘Yerleşilmiş bir ülke’ kadar ‘erişilmiş bir kadın’ da onu tüketecekti!

Annemin sık sık yinelediği, ‘artık burası da eviniz, bize de gelin!’ sloganı, bozguna uğramış bir reklam kampanyası gibi, hiç tutmadı.

‘’Kendi hayatını düşünmeyi bırakırsan, yaşamın boyunca hep başkaları için yaşarsın ve herkes buna alışır!’’

Pohpohlanmak ve muhtaç olunmak duyguları… bu ikisi, ne çok erkeği kıskıvrak yakalar. Bu duygular bittiğinde ya da azaldığında, bunlar üzerine kurulan ilişkiler de tökezler…

Çocuklar geçmişin istenmeyen yanlarını da cebimizde taşıtan cüzdan gibidirler.

Her kız annesinin yanlışlarını yinelemekten delicesine korkup aynı zamanda ona benzediğini gördükçe, sevgi ve nefret arasında böyle bocalıyor belki de? Her anne-kız biraz da bu nedenle korkunç bir çekim alanında, itici bir güce, şiddetle direniyor belki de…

Bir kadının en kıymetli mesleği, ‘anne’ ve ‘eş’ olmadan önce sahip olacağıdır.

İnsan yanlışlarını yinelediğini anlayabilmek için, orta yaş sınırına kadar gidebiliyor. O noktada ya kendini eğitmeyi başarıyor ya da iştahsız ve bıkkın birine dönüştüğünü görüyor.

Seni seven erkekleri üzerek, korkutarak ve iterek, babanın hayaline ders veremezsin.

Hakan, dağınık görünmeye çalışan, çok bakımlı, düzenli, sürekli kendisiyle didişen bir oğlan çocuğunun, işi dışında her şeyle dalga geçen bir erkeğe dönüşürken, yarım kalmış bir şekliydi bence.

Oysa, benimle beraber olacak erkeğin, yüreği enine boyuna gelişmiş, kahkahasının beyaz özgürlüğü, gözyaşının tuzlu emeğiyle hak edilmiş olmalıydı.
Egosunu hiç değilse, yeri gelince kontrol edebilen, ‘ancak sevgiyle başa çıkılır seninle’ diyerek, çaresizliği reddeden, hem çocuk, hem yetişkin bir erkek var mıydı? Daha doğrusu, oğlunu böyle yetiştirmeye yetkin bir anne var mıydı?

Şimdi geriye bakıp düşündüğümde, zaten yaşamı eksik, yetersiz ve hatalı bulma eğiliminde olan annemin, aslında nasıl bir cehennemde yaşamış olduğunu anlıyorum.

Sesler her bir yandan yükselip barın tavanında toplanıyor, oradan harfler olarak yağıyordu aşağıya.

Pek az kadınla-erkek birbirlerinin ruhlarını, bedenlerinden önce çırılçıplak görebilir. Pek çoğu da, ruh kısmını çıplak olarak göremez; hiçbir zaman!

‘’Kendi kafanı, kendinin en büyük düşmanı olacak yönde geliştirmişsin Nil,’’ diyordu Teoman.
‘’Oysa hakimlik ve savcılık kadar, avukatlık da yapabilsen, biraz da kendini, kendine karşı savunabilsen, çok daha keyifli olacak yaşantın, yaşantımız…’’

Yokluk duygusu aniden sonsuza dek içinden çıkamayacağı, dar, derin bir kuyuya doğru çekti onu. Yapayalnız düştü. Bu düşüşte çocukluğunun, ilk gençliğinin bütün çığlıkları, teri, korkuları ve karabasanları vardı. Elini uzattığında dokunmak, tutunmak, sevilmek istediğinde, hiç kimseyi bulamayışının bozgunu, yangını ve fırtınası vardı. İhanetin, en yakınının yalanının, ayrılığın, dost bozumunun ve çaresizliğin ilk tokatıyla yanmışlığı vardı, yanaklarında, gözlerinde ve koltukaltlarında. Burnu sızladı, üşüdü…

Kıskançlıkla nazar arasında benzer bir kimya olduğunu anlatmıştı birisi. İkisi de negatif elektronlar saçar çevreye. Tek farkı, birincisi sahibine, ikincisi yöneltildiği kişiye zarar verir, demişti.

Bir insana asla ulaşılamayacak anlar vardır. Kim olduğu, neyiniz olduğu, nasıl biri olduğu hiç önemli değildir. Gidilen bütün yolları, girilen bütün kapıları, görünen bütün perdeleri kapalıdır, kimse açamaz!

Bitmemiş bir kitap, yazarını, yakıtsız ve paraşütsüz havada kalmış bir pilot gibi deliye çevirir.

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s