Monthly Archives: October 2014

Benim Üniversitelerim – Maksim Gorki

Standard

Bu, sessiz bir kadındı. Kurşuni gözlerinde, bütün gücünü yitirmiş bir beygirin mecalsiz ve umutsuz çabası okunuyordu: Zavallı beygir, yokuşun başına kadar çıkamayacağını bilmekle birlikte yine de yükünü çekmekte devam ediyordu.

Gençliğe özgü bencillik ve havailik, evi idare etmek için annesinin ne büyük zorluklara katlandığını, ne kadar kurnazlıklara başvurduğunu görmesine engel oluyordu.

Payıma düşen her ekmek lokması, pek tabii olarak, mideme bir taş parçası gibi oturuyordu.

İnsanı insan yapan şeyin çevresine gösterdiği direniş olduğunu çok erken anlamıştım.

Orada, başıboş hırsların, kaba içgüdülerin insanları, kasırgaya yakalanmış gibi önümde yuvarlanıyorlardı. Bunların hayata duydukları öfke ve hınç, dünyadaki her şeye gösterdikleri alaycı düşmanlık; kendilerine olan ilgisizlik hoşuma gidiyordu.

Öküz namuslu olduğu için karnını samanla doyurmaya mahkûmdur.

Şeytan için günah olmadığı gibi kadın için de günah yoktur.

Genel olarak onda, tamamıyla olgun bir insan gibi görünmeye çalışan, vaktinden önce koparılmış bir hal vardı.

Çok tabiidir ki, ben bu tartışmaları pek de anlamazdım. Benim için gerçekler –fakirlerin çorbasındaki yağ damlacıkları gibi –bir yığın laf arasında kaybolup gidiyordu.

Onlar ise bana, kendisinden biraz da görülegelenin üstünde şeyler yapabilecek bir tahta parçasına bakan marangozlar gibi bakıyorlardı.

Sert kelimelerin içinde, çoğu zaman zavallı ve ikiyüzlü düşüncelerin gizlendiğini uzun zamanlar anlayamamıştım.

Bu yarı karanlık küçük odalara, adeta çirkef çukurlarına akar gibi, şehrin bütün pisliğinin aktığını ve dumanlı bir ateşte kaynadığını; kine, öfkeye doymuş bir halde tekrar şehre yayıldığını görüyordum.

Avuntu evlerinin, arkadaşlarımın zehirli bilgiler edindikleri birer üniversite olduklarını yine burada gördüm.

Esaret olmadan ilerleme yoktur. Çoğunluk azınlığa boyun eğmediği sürece insanlık yerinde sayar.

İnsan ihtiyacı ne kadar az olursa o kadar çok mutlu olur; istek arttıkça özgürlük azalır.

– İnsanlar unutma ve avunma arıyorlar, bilgi değil!

Ben, bu aşkla, kitapların yazdığı aşk arasında, ne korkunç ayrımlar olduğunu düşünerek, çıkardım.

Bir hayli kitap okumuş olduğum halde, şiir okumasını severdim, hatta yazmaya da başladım. ‘’Kendi sözlerimle’’ konuşuyordum. Bunların ağır ve sert olduklarını hissediyordum. Ama düşüncelerimdeki derin karışıklığı ancak bu sözlerle belirtebileceğimi sanıyordum. Bazen ise, bana yabancı gelen ve beni kızdıran herhangi bir şeyi protesto etmek için mahsus kabalaşıyordum.

Bunlar kelime değil, adeta gülle.

Bana öyle geliyor ki, yakınlarda bir yerde, köşe başında beni bir felaket bekliyor.

Gizliliğin şiiri bütün şiirlerden üstündür.

Veremdi; her şeyden, hayatta hakaret görmüş bir insanın merhametsiz öfkesiyle söz ediyordu.

Ben kuyruğu kesik, başıboş bir köpeğim. Oysa halk zincire başlı köpeklerden başka bir şey değildir.

Ben kelimelerle sarhoş olduğumu hissediyordum; bunların anlamını kavrayamıyordum. Ayaklarımın altındaki toprak bir kelime anaforu içinde sallanıyordu.

Ateş ateşle öldürülemediği gibi kötülük de kötülük gücü ile ortadan kaldırılamaz!

Hayat sonsuz bir sertlik ve düşmanlık zinciri halinde, değersiz şeyleri elde etmek için aralıksız ve kirli bir savaş halinde, önümde akıp gidiyordu.

Hemen hemen bütün insanların yalnız sözleriyle işleri arasında değil ama duygularında da düzensiz karmakarışık bir takım çelişmeler olduğunu gördüm.

Hikâyenin edebi değerini bir yana bırakırsak onda hoşuma giden bir şeyler var: Burada adeta ben, kendi üzerimden atlamış gibiyim. Kısa kesilmiş sert saçları, inatçı alnını bir fırça gibi süslüyordu.

– Sen o çopur itin gırtlağına saplanmış bir kemik gibisin, seni bir türlü yutamıyor!

– Hayatın anlamı, insanın gittikçe daha çok hayvandan uzaklaşmasındadır.

Bu sisli boşlık, göze görünmez binlerce sülük gibi ruhuma yapışarak beni kucaklıyor, yavaş yavaş uykulu bir gevşeklik beni sarıyor, belirsiz bir üzüntü beni heyecanlandırıyor. Ben bu toprakta küçük ve önemsiz bir hiçim.

Köylünün hayatı bana basit görünmüyor. Bu hayat, toprağa karşı dikkatli bir ilgi, insanlara karşı ise çok daha hassa bir kurnazlık istiyor. Akıl ve anlayıştan yoksun olan bu yaşam, samimi de değil. Bütün köy halkının, körler gibi çevresini yoklayarak yaşadığı, hepsinin bir şeyden korktuğu, kimsenin birbirine güvenmediği görülüyor; herkesin içinde adeta bir kurt var.

Hele kadınlar sık sık hastalıktan yakınırlar; ya ‘’kalpleri çıngıldar’’ ya ‘’göğüsleri bıngıldar’’ ya da genel olarak ‘’karınları sancır’’.

Çiçek açmış yüzlerce ağaç, çiçekten pembe atlas bayramlıklarını giymiş olarak düzgün sıralar halinde köyden tarlalara doğru uzanıyor.

Bazen bana öyle gelirdi ki, bu adam can yerine –saatlerde olduğu gibi –bir çeşit makine taşıyor; hem de ömrü boyunca işlemek üzere kurulmuş bir makine…

Allah bizi sevmiyor, ama şeytan şımartıyor.

Taranmamış, pis bir halk.

İsa’nın da az çok, kötü olmayan bazı şeyler uydurduğunu kabul etmemiz gerek.

Bana öyle geliyordu ki, Romas’ın ortaya attığı mesele, ulu bir ağaç gibi köklerini hayata daldırıyor; bu kökler, orada, hayatın derinliklerinde, yine yüzyıllık bir başka ağacın kökleriyle karışıyor ve bu ağaçların her dalı üzerinde parlak düşünceler çiçek açıyor; düzenli kelimeler halinde yapraklar yeşeriyor…

Düşüncelerim, hantal, düzensiz.

Bir gök gürültüsü duyuluyor, boğucu bir sıcaklığın ağır seli pencereye doluyor.

Ateşten bir tarak, damların samanlarını tarıyor…

Bu köyde geçirdiğim günler, adeta suya boya ile resmedilmiş gibi, geniş bir şerit halinde önümde açılıyordu.

O zamanlar bana gerekli olmayan şeyleri unutmasını bilmiyordum.

Advertisements

Adultery – Paulo Coelho

Standard

Today I am a woman torn between the terror that everything might change and the equal terror that everything might carry on exactly the same for the rest of my days.

“Perhaps it’s the return of Saturn. Every twenty-nine years the planet returns to the same point in the sky that it occupied at the moment of our birth.”

I feel a pang in that dark corner of my soul where depression keeps knocking but I refuse to answer.

During the ice age, many animals died of cold, so the porcupines decided to band together to provide one another with warmth and protection. But their spines or quills kept sticking into their surrounding companions, precisely those who provided most warmth. And so they drifted apart again. And again many of them died of cold.
They had to make a choice: either risk extinction or accept their fellow porcupines’ spines.
Very wisely, they decided to huddle together again. They learned to live with the minor wounds inflicted by their relatives, because the key to their survival was that shared warmth.

“if Evil exists, it’s to be found in our fears?”

… an old saying: there is none so blind as the one who does not want to see.

… when we release our dark side, it will completely overshadow the best in us.
The same is true for all individuals. That is how dictators are born.

Who hasn’t felt the urge to drop everything and go in search of their dream? A dream is always risky, for there is a price to pay. That price is death by stoning indifference.

This country worked hard to reach its “finished” state; we don’t want to go back to being “under renovation.”

It’s ridiculous. But since when have things needed a good reason to exist?

We live in Switzerland, where the clocks are always right.