Uykusuzlar – İnci Aral

Standard

 

İçimde bir yıldır birikmiş kızgınlık tortusu ayaklanıyor. Onca uğraşıp durulttuğum öfke damarlarıma yürüyor. Karmakarışığım, yoruluyorum.

İnsanı durduran, engelleyici, kaçamak bir gülüş bu. İçtenliğin en yalın yerinde bile denetlenmiş, en yorgun zamanlarda çözülmeyen, en öfkeli anında uzak, incitici bir inceliğe varan, apaçık bir sevincin ortasında gizli kapaklı.

Unutmak önemsememeyi becermektir benim için. Yeni durumlara alışmak ya da yatışmaktır kısaca. Ama işte en umulmadık yerde ve zamanda gerilere iteklediklerini yüze vuruyor.
Yersiz, yakışıksız bir şaka gibi duran, dayanılmaz bir aldanmışlık ve düş kırıklığı demek olan o ince tanıdık imzaydı.

Gülümseyişi yatışmışlığıma değip geçti.

Yirmi bir yaşındayken insanın dünyayı kavramaya çalışırken tökezlemesi doğaldır.

Kendince kusursuzdu ama, bana sıkıntı verecek kadar aklı başındaydı.

Uzun süren aylar vardır. Geçmeyen saatler. Yerinde sayan günler. Geçen baharı böyle yaşadım. Geçen bahar her şey çok uzadı. Geceler gereksiz yere ikiye üçe katlandı durdu.

Yakalıyorum, ah işte şimdi gizleyemiyor bu çocukça şaşkın gülümseme, bir zamanlar genel müdür olan bir ‘zorla’ emeklinin acınası hırçınlığını. Düş kırıklıklarını, öfke dolu yalnızlığını.
Ağlamamak için uydurulmuş bir şarkı vardı içimde. Dirence dönüşecek bir kabarma. Dik durmaya yarayacak bir öfke. Anlıyor olmanın doğallığı, anlayamamanın kırılmışlığı.
Alışkanlıklar içinde göremediğim bir yığın şey buldum yaşamda. İçimin zehrini akıtamadım.
Hiçbir zaman gelişememiş bir yakınlık şimdi, şu kısacık zaman diliminde içtenliğe dönüşemez.
Hüznümü umursamazlığa çevirebilir miyim?
Anneme, en çok ona iyi görünmek zorundayım. Arkamdan babama boşaltır içini. Kanatarak yara kabuklarını yolup yolup, iyileşmeyen bir yaradan yakınır gibi sesini kırarak.
Biz küçük duyarlılıklarımızı yıllar önce törpülemiştik duvarlar arasında. Kendi zayıflıklarımıza karşı çıkmış, gerçek özgürlüğün ne olduğunu öğrenmiştik. Mutluluğun, sevmenin ve inanmanın. Penceresiz, ışıksız duvarlar arasında. Kör gece lambalarının ağulu sessizliğinde düşünmüştük ki kirli yüznumara aynalarına yansıyan yeşil yüzlerimiz biz değiliz. Tüketilmesi gereken ölü bir zamanın yansımasıyız yalnızca.
Kaçıncı açılıp katlanışı yaşamımın bu?
Aynı şeyleri düşünüyoruz ve anlaşıyoruz hemen. Aramızda söylenmeden bilinen sözcüklerle kurulmuş bir köprü var ve konuşursak belki dağılırız.
Uzanıp öpsem onu. Özleyeceğim bütün geceler ve gündüzler için öpsem.
Sonrası direnmektir. Hiç olmamışlıktır. Bunun için işte sormadık birbirimize bunları, anlatmadık. Geçiyor ve gene geçer nasılsa.
Yarım kalmış yataklarda karanlığın iç çekişiyim. Saçlarım kara, üzgün ve solmuş bir gölgeyim.
Kuşlar geçiyor belleğimdeki gökyüzünden.
Zamanın durmadan bir yerlerde takılıp kaldığı, bu yüzden ağır aksak, gerçekte olduğundan birkaç kat ağır geçiyormuş gibi göründüğü yer burası.
Soğan ve bulaşık suyu kokan izbe mutfaklarda çabucak buruşuverdiklerini unutuyorlar böylece. Salçalarını sokağın tozuyla karıyorlar ölü kelebekler ayıklayarak tepsilerden. Şimdi artık Şeker de onlardan biri.
Ben de gövdemi bırakıyorum, kafamı dokunamayacakları bir yer olarak gizliyorum. İçimde, derinlerde dokunulmaz ve ulaşılmaz bir yer var da aslında ona dokunmaya çalıştıklarını anlıyorum.
Unutmak zorunda kalacağımız şeyler yaşıyoruz.
Kesildikten sonra da kulaklarımda yankılanmaya devam edecek çığlıklarla dolu varlığım. Ölesiye yorgunum.
Gagaları kocaman çirkin mi çirkin yavrular çıktı sonunda, çirkinlikleri dokunaklı bir güzellikti aslında.
Onu, oğlunu kolay kolay gelemeyeceği yerlere götürmüşlerdi. Karanlık bir odada gözleri ağlı yatıyordu şimdi. Ağızlar açılıp kapanıyor, sorular soruyorlardı. Bilmiyorum, diyordu ve vuruyorlardı, tabanları yarılıyordu. Tuzlu sularda yürütüyorlardı. Soyuyor, kalın hortumlarla soğuk sular fışkırtıyorlardı üzerine. Teller bağlıyorlardı en duyarlı yerlerine, bağırıyordu ve o zaman kapının zili çalınıyordu aralıksız.
Zil sesleri kafasının içindeydi ve uykularında bile kesilmiyordu. O darmadağınık uykularda bile.
Evlilikleri bitmişti. Bunu biliyordu Kevser ama gene de ayrılığı düşündüğünde bir ürperme, korku, kötülüklerle dolu bir ortamda unutuluvermişlik sarıyordu varlığını kısacık bir an. Yirmi iki yılın verdiği bir alışkanlığın, sırtını iyi kötü bir yere dayama koşullanmasının yarattığı bir sanıydı bu aslında.
Bulunduğu çevrede, okulunda yan tutmaya zorlanan bir çocuğu nasıl koruyabilirlerdi?
Kevser çok uğraşmıştı bazı gerçekleri ona anlatabilmek için. Giderek umutları kırılmış yerlerini akıl almaz bir öfkeye bırakmışlardı. Kopmuştu kocasından.
Yaratılıştan hareketli, canlı, içi içine sığmayan bir kadındı o ama hep kendini gizlemek, ele vermemek zorunda olduğu çevreler içinde bulunmuştu. Kimse onu anlayamamıştı.
Oysa Kevser, yaşamaya ve varolma bilincine sahip olmanın güzelliğine bırakmıştı kendini.
Kendini arıyordu, yoktu, dağılmıştı ya da hiç olmamıştı.
Olağanın dışına çıkmamış insanların acıyı onun kadar yoğun yaşayamayacaklarını biliyordu. Kendi yaşamı olağanüstü boyutlar kazanmışken acısına sığınmak, onlarda kaçmak hakkı olmalıydı.
Çünkü bir yerlerde oğlunu kollarından asıyorlar, tekmeliyorlar, saçlarını yoluyorlar, acılar içinde kıvrandırarak karanlık deliklere itiyorlardı. Her yanı yaralar içindeydi. Güzel gözlerinin çevresi mosmordu. Gün ışığı ulaşamıyordu yüzüne.
Bu Zonguldak dediğin burada durdukça, onun karnında bir kömür durdukça, buranın kadınları durmadan doğurdukça o çocuklar ve onların çocuklarıyla onlardan sonrakiler de dağı oyup duracak böyle.
Tarama ustasıydı. Kozlu’da grizuda gitmişti. Yirmi dört kişi gitmişti o zaman, beş kişi çıkardımdı. Muammer’i de ben çıkardım. Muammer’in karısı gitmiş hastaneden almış kocasının ölüsünü, sonradan anlatılar, vermek istememişler. Artık size yaramaz ölüsü, demiş, ne yapacaksınız? Tören yapılacak demişler. Ya, demiş, size yeter öyleyse yirmi üç cenaze, verin benimkini. Ölürsem beni oralarda bırakma, demişmiş önceden karısına, evime al. Anasından madenci doğmuştu sanki. Her işe koşardı. O gün beton barajı kapatmış ertesi sabah gelmiş, bakayım ne durumda diye. Tam o varmış, patlama! Ben çıkardım. Yüzünün yarısı gitmişti. Bir gözü, ağzı açık kalmış şaşırmış gibi. Sonradan dediler ki ne işi varmış orada? Onun işi miydi? Ne diye gitmiş oraya? Ölen suçlu çıkar zaten hep. Ölenin sesi yoktur. Ölmeyeceksin, öldün mü yandın. Ben bunca yıldır ocakta bir canlı görmedim suçlu bulunsun…
-Toprağın altından ne umulur? Diyor Mehmet. Verdiğinden çoğunu alır orası. Ocaktan çıkıp çok yaşayanı sen gördün mü?
Doğanın şaşmaz uyumu içinde ben kocaman bir terslik olmalıyım, dedi. Sakat bir yanım var.
Dalgalar yeniden parçalandı ayak değmemiş kıyılarda, üzerinden aşarak. İnanılmaz bir koyverişle, durdurulmaz bir savruluş içinde ve ses üretmeyen patlamalarla yarım kalmış her şey bütünleniyor. Bir geyik sürüsü görülmemiş bir koşu tutturuyor ekvatorun oralarda bir yerlerde. Bir uçurumdan aşağı bırakılmış bir kuş tüyüyüm. Uçarak, döne döne savrularak düşüyorum. Toprağa değip dağılıyorum.
Bir şeyin güzel kalabilmesi için aksayan bir yanı olmalı, kusursuz güzellik yok, dedi. Tamamlanmalarda donmuş, coşkudan uzak bir cansızlık var bence. Yaşamak sürekli bir arayış olmalı. Seninle birlikte ne arayabilirim bilmiyorum inan.
Ben onun döktüğü su ile dönen bir değirmenden başka ne olabilirdim?
Hiçbir şeyin bölüşülemeyeceğini söyledi bana önceki gün. İnsanın en kesin gerçeği yalnızlığıdır, dedi.
Evet Nezir, sen gece yarıları uykunun n tatlı yerinde uyandırılıp yatağının kıtığının boşaltıldığını düşün. Avluda ayazda beklersin ve uykudan ölerek yeniden doldurursun yatağını. Arama bitmiştir.
Yaşamak bir serüvendir. Yaşamak tükenmektir. Ben birini aradım ve köklerim kuruyor şimdi. Yeniden yeşermeyeceğim.
Bir kentsoylu kızın yeteneği bu kadar olur işte. Mutlu olamazsın sen, bir işe yaramazsın. İnsanları sevmiyorsun çünkü. Örgütsel bağ nedir, anlaman olanaksız. Daha çok şey ummuştum senden Sevil. –Böyle diyor kocam.
Kadın olduğum için mutfakta kalmam gerekiyor yani. Birinin yapması gerek. Benim. Neden sırayla yapılmıyor peki? –Kızım iç huzuru yok sende. Bölüşme duygusu gelişmemiş –Ben tarağımı kimseyle bölüşemem. Benim banyoma kıllarını bırakmaya utanmıyorlar mı, niye temizlemiyorlar kendi pisliklerini? –Sen özel bir yaşam istedin demek ki, ama bir devrimcinin özel yaşamı olamaz, bunu anla artık.
Sonra ben evden koptuktan sonra; ben gidince o, onlar aylarca çay, peynir ekmek yediler ve bulaşıkları küflendi, kapsız yorganlarının mitilleri kapkara olmuştu.
Onlar her zaman haklıdırlar. Boş inançlar içinde artık köylü bile olmayan ve ikiyüzlülükle kuşkuyu öğrenip gizlemeyi bilerek, ne çok ne güzel konuşurlar. Yabancılığım yenilmez bir uzaklık olarak ara yerde durup dururken. Beni dinliyorlar, içtenlikle inanıyorlar bir an için ama gene aynı kör yaşam.
Lif lif ayrılıyor yaşamım,
İndependenta’nın yanışını seyrettik.
Yatağımın karanlığına sığınmak bile kurtarmıyor beni.
…kötümserliğine destek arıyor.

 

Her türlü tamamlanmışlıkta ölü bir durulmuşluk var bence.
Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s