Monthly Archives: January 2014

The Prince of Mist – Carlos Ruiz Zafon

Standard

To him, the news felt like a mad steam train hurtling through a china shop.

Teenage girls, thought Max, were a mystery of evolution not even Copernicus himself could fathom.

Max couldn’t see the resemblance for all the tea in China.

My father says a hunch is your brain’s way of taking a short cut to the truth.

The more you try to hide from the truth, the quicker it finds you.

In small towns news traveled at speed of boredom.

Uykusuzlar – İnci Aral

Standard

 

İçimde bir yıldır birikmiş kızgınlık tortusu ayaklanıyor. Onca uğraşıp durulttuğum öfke damarlarıma yürüyor. Karmakarışığım, yoruluyorum.

İnsanı durduran, engelleyici, kaçamak bir gülüş bu. İçtenliğin en yalın yerinde bile denetlenmiş, en yorgun zamanlarda çözülmeyen, en öfkeli anında uzak, incitici bir inceliğe varan, apaçık bir sevincin ortasında gizli kapaklı.

Unutmak önemsememeyi becermektir benim için. Yeni durumlara alışmak ya da yatışmaktır kısaca. Ama işte en umulmadık yerde ve zamanda gerilere iteklediklerini yüze vuruyor.
Yersiz, yakışıksız bir şaka gibi duran, dayanılmaz bir aldanmışlık ve düş kırıklığı demek olan o ince tanıdık imzaydı.

Gülümseyişi yatışmışlığıma değip geçti.

Yirmi bir yaşındayken insanın dünyayı kavramaya çalışırken tökezlemesi doğaldır.

Kendince kusursuzdu ama, bana sıkıntı verecek kadar aklı başındaydı.

Uzun süren aylar vardır. Geçmeyen saatler. Yerinde sayan günler. Geçen baharı böyle yaşadım. Geçen bahar her şey çok uzadı. Geceler gereksiz yere ikiye üçe katlandı durdu.

Yakalıyorum, ah işte şimdi gizleyemiyor bu çocukça şaşkın gülümseme, bir zamanlar genel müdür olan bir ‘zorla’ emeklinin acınası hırçınlığını. Düş kırıklıklarını, öfke dolu yalnızlığını.
Ağlamamak için uydurulmuş bir şarkı vardı içimde. Dirence dönüşecek bir kabarma. Dik durmaya yarayacak bir öfke. Anlıyor olmanın doğallığı, anlayamamanın kırılmışlığı.
Alışkanlıklar içinde göremediğim bir yığın şey buldum yaşamda. İçimin zehrini akıtamadım.
Hiçbir zaman gelişememiş bir yakınlık şimdi, şu kısacık zaman diliminde içtenliğe dönüşemez.
Hüznümü umursamazlığa çevirebilir miyim?
Anneme, en çok ona iyi görünmek zorundayım. Arkamdan babama boşaltır içini. Kanatarak yara kabuklarını yolup yolup, iyileşmeyen bir yaradan yakınır gibi sesini kırarak.
Biz küçük duyarlılıklarımızı yıllar önce törpülemiştik duvarlar arasında. Kendi zayıflıklarımıza karşı çıkmış, gerçek özgürlüğün ne olduğunu öğrenmiştik. Mutluluğun, sevmenin ve inanmanın. Penceresiz, ışıksız duvarlar arasında. Kör gece lambalarının ağulu sessizliğinde düşünmüştük ki kirli yüznumara aynalarına yansıyan yeşil yüzlerimiz biz değiliz. Tüketilmesi gereken ölü bir zamanın yansımasıyız yalnızca.
Kaçıncı açılıp katlanışı yaşamımın bu?
Aynı şeyleri düşünüyoruz ve anlaşıyoruz hemen. Aramızda söylenmeden bilinen sözcüklerle kurulmuş bir köprü var ve konuşursak belki dağılırız.
Uzanıp öpsem onu. Özleyeceğim bütün geceler ve gündüzler için öpsem.
Sonrası direnmektir. Hiç olmamışlıktır. Bunun için işte sormadık birbirimize bunları, anlatmadık. Geçiyor ve gene geçer nasılsa.
Yarım kalmış yataklarda karanlığın iç çekişiyim. Saçlarım kara, üzgün ve solmuş bir gölgeyim.
Kuşlar geçiyor belleğimdeki gökyüzünden.
Zamanın durmadan bir yerlerde takılıp kaldığı, bu yüzden ağır aksak, gerçekte olduğundan birkaç kat ağır geçiyormuş gibi göründüğü yer burası.
Soğan ve bulaşık suyu kokan izbe mutfaklarda çabucak buruşuverdiklerini unutuyorlar böylece. Salçalarını sokağın tozuyla karıyorlar ölü kelebekler ayıklayarak tepsilerden. Şimdi artık Şeker de onlardan biri.
Ben de gövdemi bırakıyorum, kafamı dokunamayacakları bir yer olarak gizliyorum. İçimde, derinlerde dokunulmaz ve ulaşılmaz bir yer var da aslında ona dokunmaya çalıştıklarını anlıyorum.
Unutmak zorunda kalacağımız şeyler yaşıyoruz.
Kesildikten sonra da kulaklarımda yankılanmaya devam edecek çığlıklarla dolu varlığım. Ölesiye yorgunum.
Gagaları kocaman çirkin mi çirkin yavrular çıktı sonunda, çirkinlikleri dokunaklı bir güzellikti aslında.
Onu, oğlunu kolay kolay gelemeyeceği yerlere götürmüşlerdi. Karanlık bir odada gözleri ağlı yatıyordu şimdi. Ağızlar açılıp kapanıyor, sorular soruyorlardı. Bilmiyorum, diyordu ve vuruyorlardı, tabanları yarılıyordu. Tuzlu sularda yürütüyorlardı. Soyuyor, kalın hortumlarla soğuk sular fışkırtıyorlardı üzerine. Teller bağlıyorlardı en duyarlı yerlerine, bağırıyordu ve o zaman kapının zili çalınıyordu aralıksız.
Zil sesleri kafasının içindeydi ve uykularında bile kesilmiyordu. O darmadağınık uykularda bile.
Evlilikleri bitmişti. Bunu biliyordu Kevser ama gene de ayrılığı düşündüğünde bir ürperme, korku, kötülüklerle dolu bir ortamda unutuluvermişlik sarıyordu varlığını kısacık bir an. Yirmi iki yılın verdiği bir alışkanlığın, sırtını iyi kötü bir yere dayama koşullanmasının yarattığı bir sanıydı bu aslında.
Bulunduğu çevrede, okulunda yan tutmaya zorlanan bir çocuğu nasıl koruyabilirlerdi?
Kevser çok uğraşmıştı bazı gerçekleri ona anlatabilmek için. Giderek umutları kırılmış yerlerini akıl almaz bir öfkeye bırakmışlardı. Kopmuştu kocasından.
Yaratılıştan hareketli, canlı, içi içine sığmayan bir kadındı o ama hep kendini gizlemek, ele vermemek zorunda olduğu çevreler içinde bulunmuştu. Kimse onu anlayamamıştı.
Oysa Kevser, yaşamaya ve varolma bilincine sahip olmanın güzelliğine bırakmıştı kendini.
Kendini arıyordu, yoktu, dağılmıştı ya da hiç olmamıştı.
Olağanın dışına çıkmamış insanların acıyı onun kadar yoğun yaşayamayacaklarını biliyordu. Kendi yaşamı olağanüstü boyutlar kazanmışken acısına sığınmak, onlarda kaçmak hakkı olmalıydı.
Çünkü bir yerlerde oğlunu kollarından asıyorlar, tekmeliyorlar, saçlarını yoluyorlar, acılar içinde kıvrandırarak karanlık deliklere itiyorlardı. Her yanı yaralar içindeydi. Güzel gözlerinin çevresi mosmordu. Gün ışığı ulaşamıyordu yüzüne.
Bu Zonguldak dediğin burada durdukça, onun karnında bir kömür durdukça, buranın kadınları durmadan doğurdukça o çocuklar ve onların çocuklarıyla onlardan sonrakiler de dağı oyup duracak böyle.
Tarama ustasıydı. Kozlu’da grizuda gitmişti. Yirmi dört kişi gitmişti o zaman, beş kişi çıkardımdı. Muammer’i de ben çıkardım. Muammer’in karısı gitmiş hastaneden almış kocasının ölüsünü, sonradan anlatılar, vermek istememişler. Artık size yaramaz ölüsü, demiş, ne yapacaksınız? Tören yapılacak demişler. Ya, demiş, size yeter öyleyse yirmi üç cenaze, verin benimkini. Ölürsem beni oralarda bırakma, demişmiş önceden karısına, evime al. Anasından madenci doğmuştu sanki. Her işe koşardı. O gün beton barajı kapatmış ertesi sabah gelmiş, bakayım ne durumda diye. Tam o varmış, patlama! Ben çıkardım. Yüzünün yarısı gitmişti. Bir gözü, ağzı açık kalmış şaşırmış gibi. Sonradan dediler ki ne işi varmış orada? Onun işi miydi? Ne diye gitmiş oraya? Ölen suçlu çıkar zaten hep. Ölenin sesi yoktur. Ölmeyeceksin, öldün mü yandın. Ben bunca yıldır ocakta bir canlı görmedim suçlu bulunsun…
-Toprağın altından ne umulur? Diyor Mehmet. Verdiğinden çoğunu alır orası. Ocaktan çıkıp çok yaşayanı sen gördün mü?
Doğanın şaşmaz uyumu içinde ben kocaman bir terslik olmalıyım, dedi. Sakat bir yanım var.
Dalgalar yeniden parçalandı ayak değmemiş kıyılarda, üzerinden aşarak. İnanılmaz bir koyverişle, durdurulmaz bir savruluş içinde ve ses üretmeyen patlamalarla yarım kalmış her şey bütünleniyor. Bir geyik sürüsü görülmemiş bir koşu tutturuyor ekvatorun oralarda bir yerlerde. Bir uçurumdan aşağı bırakılmış bir kuş tüyüyüm. Uçarak, döne döne savrularak düşüyorum. Toprağa değip dağılıyorum.
Bir şeyin güzel kalabilmesi için aksayan bir yanı olmalı, kusursuz güzellik yok, dedi. Tamamlanmalarda donmuş, coşkudan uzak bir cansızlık var bence. Yaşamak sürekli bir arayış olmalı. Seninle birlikte ne arayabilirim bilmiyorum inan.
Ben onun döktüğü su ile dönen bir değirmenden başka ne olabilirdim?
Hiçbir şeyin bölüşülemeyeceğini söyledi bana önceki gün. İnsanın en kesin gerçeği yalnızlığıdır, dedi.
Evet Nezir, sen gece yarıları uykunun n tatlı yerinde uyandırılıp yatağının kıtığının boşaltıldığını düşün. Avluda ayazda beklersin ve uykudan ölerek yeniden doldurursun yatağını. Arama bitmiştir.
Yaşamak bir serüvendir. Yaşamak tükenmektir. Ben birini aradım ve köklerim kuruyor şimdi. Yeniden yeşermeyeceğim.
Bir kentsoylu kızın yeteneği bu kadar olur işte. Mutlu olamazsın sen, bir işe yaramazsın. İnsanları sevmiyorsun çünkü. Örgütsel bağ nedir, anlaman olanaksız. Daha çok şey ummuştum senden Sevil. –Böyle diyor kocam.
Kadın olduğum için mutfakta kalmam gerekiyor yani. Birinin yapması gerek. Benim. Neden sırayla yapılmıyor peki? –Kızım iç huzuru yok sende. Bölüşme duygusu gelişmemiş –Ben tarağımı kimseyle bölüşemem. Benim banyoma kıllarını bırakmaya utanmıyorlar mı, niye temizlemiyorlar kendi pisliklerini? –Sen özel bir yaşam istedin demek ki, ama bir devrimcinin özel yaşamı olamaz, bunu anla artık.
Sonra ben evden koptuktan sonra; ben gidince o, onlar aylarca çay, peynir ekmek yediler ve bulaşıkları küflendi, kapsız yorganlarının mitilleri kapkara olmuştu.
Onlar her zaman haklıdırlar. Boş inançlar içinde artık köylü bile olmayan ve ikiyüzlülükle kuşkuyu öğrenip gizlemeyi bilerek, ne çok ne güzel konuşurlar. Yabancılığım yenilmez bir uzaklık olarak ara yerde durup dururken. Beni dinliyorlar, içtenlikle inanıyorlar bir an için ama gene aynı kör yaşam.
Lif lif ayrılıyor yaşamım,
İndependenta’nın yanışını seyrettik.
Yatağımın karanlığına sığınmak bile kurtarmıyor beni.
…kötümserliğine destek arıyor.

 

Her türlü tamamlanmışlıkta ölü bir durulmuşluk var bence.

Karanlıkta Sabah Kuşları – Ahmet Altan

Standard
Aşk Çıplak Gezer
Bir orospuyu azize yapar aşk ve bir azizeyi orospu.
Üç Numaralı Konçerto
Ve inanın, hayat, içi boşaldıkça ağırlaşır. Taşınması zor bir yük olur.
Rachmaninov’un “üç numaralı piyano konçertosunu’ Rachmaninov’un önünde çalıp o ünlü Rus kompozitöre, “çalarken ruhuma dokundunuz” dedirten ve sonra sol kolunu bir felce kaptırıp sakat kalan hocasının, “piyano bir canavardır, onu denetleyemezsen yutar seni” dediği genç piyanistin, bir canavar tarafından yutulmayı göze alarak “üç numaralı konçertoyu” çalmak için ihtirasla titremesini seyrettiniz mi?
Hazırlıksız ve kırılgan bir ruhun taşıyamayacağı kadar büyük bir duygusal coşku gerektiren bu parçayı çalarken, yanlış sevgilerle örselenmiş ruhunu ortaya koyan o piyanistin, dünyanın en zor piyano parçası denilen konçertoyu çalabilmek için sağlığını, geleceğini ve bütün hayatını tehlikeye atmasını aptalca bulmadan önce, bir insan neden hayatını bir piyano parçası çalmak için tehlikeye atar diye sordunuz mu?
Sıradan Cümleler
Bana sorarsanız, bu işin en büyük ustası Hemingway’di, çok sıradan cümlelerden oluşan bir diyalog yazar ve sizin o konuşmayı yapan insanların bütün hayatını anlamanızı sağlardı.
Aysberg tekniği deniyor buna.
Küçücük bir parçayı gösteriyor, görünmeyen büyük parçayı, o parçadan hiç söz etmeden ortaya çıkarıyordu. (Beyaz Fil Tepeleri)
Bir kızla bir oğlanın bir istasyondaki konuşmalarını anlatan Beyaz Fil Tepeleri, kısa hikâyeciliğin parlak şaheserlerinden biri olmuştu, bütün acı, bütün özlem sıradan cümlelerin içindeydi.
Sizin her gün söylediğiniz cümlelerin bildik sözcüklerinde.
İspanyolların dâhi rejisörü Bunuel, ilk filmini birlikte yaptığı çocukluk arkadaşı Salvador Dali’yi, “iri kadın kalçaları” üzerine söylediği sıradan bir cümleyle kaybetmişti.
Bir gün bir gezintide, “ben iri kalçalı kadınlardan hoşlanmam” demişti.
Dostluk bir cümleyle bitti.
Aradan uzun yıllar geçti.
İkisi de iyice yaşlandığında, Bunuel, Dali’ye bir haber gönderdi:
— İkimiz de çok yaşlandık, son bir şampanya içelim birlikte.
Cevap çok sıradan bir cümleydi:
— Ben artık şampanya içmiyorum.
Şampanya içilmiyordu artık ve birbirlerini göremeden öldüler.
Hikâyelerde, piyeslerde, ünlülerin anılarında dolaşan o sıradan cümleler, hayatın görünmeyen yanlarını peşlerine takıp ortaya çıkarırlardı.
İlk Aşk
İlk Aşk Turgenyev
Aşk her zaman acemiydi.
Yaşlanmıyordu aşk, bin bir sağanaktan, çağlayandan, fırtınadan örselenerek geçiyor, ama yeni bir menzile hep taze, hep el değmemiş, hep dokunulmamış varıyordu.
Bir cam kadeh gibi yağmur pıtırtılarıyla yıkanan evin içinde bütün ilk aşklarımı, yumuşak, neredeyse kardeşçe bir sevgiyle hatırladım, onların hepsinden birşeyler öğrenmiştim, hayatımın her dakikasında, ona dokunmuş bir kadın elinin izi duruyordu, en haşin dokunuşları bile yıllar geçtikten sonra bana çok dostça gözüküyordu, eğer onlar olmasaydı bugün bildiğim birçok şeyi bilmez, bugün sahip olduğum birçok şeye sahip olmazdım.
Sevdiğini Söyleyememek
En güçsüzümüz oydu, onun kadar güçsüz olmaya bizim gücümüz yetmedi.
Katherine Mansfield Bir Hüznün Güncesi
Yalnızlık her gittiğiniz yere sizden önce varıp sizi karşılar.
Geçmişimiz ve geleceğimizle bir kazı yerine çevirmek hayatımızı.
Geçmişte en yakınınız olmuş olan ‘’şimdiki yabancıyı’’ ya da gelecekte en yakınınız olabilecek ‘’şimdilik yabancıyı’’ hafızanızın derinliklerinden söküp uzak sürgünlere gönderdiğinizde onunla birlikte giden birşeyler olmuyor mu?
Her ‘’unutuş’’ bir ‘’eksiliş’’ gibi gelmiyor mu size?
‘’Gözlerimizi uzaklar değil ki yalnız göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır.’’ Haydar Ergülen
Ve bir şehirde unuttuklarımızı her şehirde hatırlıyoruz.
Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri, ama onları görmezsin.
Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın.
Merhamet dilenir, şefkat direnir, para dilenirsin.
Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın.
Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın.
Güneş Ülkesi Campanella
Düşüncelerim hayallerimi ezmiş, kızgınlığım kahkahalarımı susturmuştu.
Joseph Kessel Gündüz Güzeli Belle de jour
Şehvettir onun adı.
Esiri olduğunuz ve hakkında asla konuşamadığınız duygunuz.
Ormanınızın en diplerine saklanan hedefi belirsiz kaplan.
Bir orospuyu bir hanımefendiden ayırt edemez avlanmaya çıktığında.
Moravia yazar
Pierre Louys Kadın ve Kuklası
Bunuel filme çektiğinde adını Arzunun Karanlık Nefesi koyar.
… hepsi hayatın kenarında doğmuştu ve hepsi ölümün kenarında yaşıyordu.
Uzun bir yol yürüdüm bir toplumla birlikte. O uzun yol, vara vara bir utanca vardı.
Shadowlands (film)
Aslında bütün film hayatın şu garip denklemini anlatıyordu, acıdan kaçıyorsan mutlu olamazsın, mutlu oluyorsan acı çekeceksin.
Filmdeki yazar, “tanrı bizi birer heykel gibi yontuyor” diyor, “bizi biraz daha güzelleştirmek ve inceltmek için vurduğu çekiç darbeleridir acı.”
Her darbeyle çizgilerimiz biraz daha belirginleşip inceliyor ve içimiz her darbeyle biraz daha sancıyıp sarsılıyor, bir kaya parçasıyla bir heykeli birbirinden ayıran da o darbelerle çekilen acılar zaten ve tanrı heykelini yontarken çekicini hep bir mutluluğun arkasından indiriyor, daha keskin olsun ve daha iyi yontsun diye.
Doğan günden beklediğim birşeyler vardı ve beklediğim birşeyler olduğu sürece yaşlanmayacağımı biliyordum, yaşlanmak beklerrîekten vazgeçmekti, sabahın yeni bir şey olduğuna inanmamaktı yaşlanmak.
“hayatı o kadar hafif yaşamaya yetmiyor bizim gücümüz.” Kundera
Ben, Fransız edebiyatının eli kanlı katilinin, “asılmışlar ormanı” baladını yazan, ıssız yolların haydudu Villon’un bir mısraını söyleyeyim kendime ve size-söyleyeyim o mısrayı.
“Çeşmenin yanında susuzluktan ölüyorum.’’
‘’Sadece rüzgar gelir bir güvercinin cenazesine.’’
Yaratamayanlara ve yaşayamayanlara mahsus kör ve zekasız bir nefret var.
Kreşendo
Hayatın neden böylesine sır dolu olduğu sorusu ise bütün sırları kapsayan bir başka büyük sır.
Matador, o erkeklerin hiçbiri kadar akıllı, bilgili, görgülü, esprili değildir, ama o erkeklerin hiçbirinin kasıklarının o kadar yakınından geçmemiştir boğanın boynuzları.
Matadorlar, ölümün canlı halidir.
Graham Greene
Axel Munte
James Hilton
Morg Sokağı Cinayeti Edgar Allen Poe
“Aldatamayacak biri” güvenli, ama sıkıcı, “aldatabilecek biri” çekici, ama korkutucu.
Aşkın en zor kavşağı.

 

Life of Pi – Yann Martel

Standard

To choose doubt as a philosophy of life is akin to choosing immobility as a means of transportation.

It was enough to scare the living vegetarian daylights out of me.

Life will defend itself no matter how small it is.

It is a religion as swift as a swallow, as urgent as an ambulance.

Why, Islam is nothing but an easy sort of exercise, I thought. Hot-weather yoga for the Bedouins. Asanas without sweat, heaven without strain.

She was pleased to see me with my nose buried in a book, any book, so long as it wasn’t naughty. As for Ravi, if Lord Krishna had held a cricket bat rather than a flute, if Christ had appeared more plainly to him as an umpire, if the prophet Muhammad, peace be upon him, had shown some notions of bowling, he might have lifted a religious eyelid, but they didn’t, and so he slumbered.

That voice. Strange in a familiar way, familiar in a strange way.

I had no idea how deeply those words wounded me. They were like nails being driven into my flesh.

Moving a zoo is like moving a city. The paperwork was colossal. Litres of water used up in the wetting of stamps.

It’s a joke in the zoo business, a weary joke, that the paperwork involved in trading a shrew weighs more than an elephant, that the paperwork involved in trading an elephant weighs more than a whale, and that you must never try to trade a whale, never.

Father walked out into the urban jungle of Pondicherry and bought a cow with dark wet eyes, a nice fat hump and horns so straight and at such right angles to its head that it looked as if it had licked an electrical outlet.

You must take life the way it comes at you and make the best of it.

It’s a long, nasal and softly whining Hellooooooooo , with the ooooooooo reaching for me like a tap on the shoulder or a gentle tug at my pants.

When your own life is threatened, your sense of empathy is blunted by a terrible, selfish hunger for survival.

The expression was haughty and severe, like that of an ill-tempered old man who has complaining on his mind.

My heart began to beat like a merry drum and blood started flowing through my veins like cars from a wedding party honking their way through town.

His teeth-an entire army battalion in a mouth.

… elongated scrotum and pinpoint anus.

Plan Number Three: Attack Him with All Available Weaponry. Ludicrous. I wasn’t Tarzan. I was a puny, feeble, vegetarian life form.

So what was all this commotion? With just one glance I discovered that the sea is a city. Just below me, all around, unsuspected by me, were highways, boulevards, streets and roundabouts bustling with submarine traffic.

It was a labour that demanded feats of strength worthy of Hanuman.

As the cartons of survival rations diminished, I reduced my intake till I was following instructions exactly, holding myself to only two biscuits every eight hours. I was continuously hungry. I thought about food obsessively. The less I had to eat, the larger became the portions I dreamed of. My fantasy meals grew to be the size of India. A Ganges of dhal soup. Hot chapattis the size of Rajasthan. Bowls of rice as big as Uttar Pradesh. Sambars to flood all of Tamil Nadu. Ice cream heaped as high as the Himalayas.

“You speak with warm marbles in your mouth. You have an Indian accent.”
“You speak as if your tongue were a saw and English words were made of wood. You have a French accent.”

In this respect, the island was Gandhian: it resisted by not resisting.

What a terrible thing it is to botch a farewell. I am a person who believes in form, in the harmony of order. Where we can, we must give things a meaningful shape. For example-I wonder-could you tell my jumbled story in exactly one hundred chapters, not one more, not one less? I’ll tell you, that’s one thing I hate about my nickname, the way that number runs on forever. It’s important in life to conclude things properly. Only then can you let go. Otherwise you are left with words you should have said but never did, and your heart is heavy with remorse.