Şeylerin Masumiyeti – Orhan Pamuk

Standard

Ama tıpkı müze olmasa da romanın kendi başına ayakta durup anlaşılabilmesi gibi; müze de roman olmadan kendi başına bakılıp hissedilebilecek bir yer. Müze, romanın bir resimlenmesi olmadığı gibi roman da müzenin bir açıklaması değildir.

Başkalarını, kurduğumuz hayallere ortak etme ve inandırma yükü olmadığı zamanlarda, sanatsal ve edebi yaratıcılık coşkulu bir mutluluk halini alır.

 

“Güzellik, aklın kendiliğinden bildiği şeyi, gözün dünyada yeniden keşfetmesidir.”

Velican, Nakkaş

Geceleri herkes uyurken şehrin büründüğü tuhaf sessizliğe kulak kesilmeyi, sanki dünyanın ta dibinden geliyormuş duygusu veren o derin uğultuyu uzun uzun dinlemeyi severim.

 

Arabalar boş şehirde yalnızca ulaşım için değil, kaloriferle ısıtılmış, Batı müziği ile evimize benzetilmiş tekerlekli bir odanın penceresinden hüzünlü ve yoksul sokakları, bayram yerlerinde salıncakla sallanan çocukları ve şehir surlarını seyretmek ve boş arsaların verdiği yalnızlık duygularını hissetmek için de kullanılırdı.

 

Roman yazmak, geçmişimizde kalmış eski eşyaları ve görüntüleri yıllar sonra hatırlayıp onlarla yeni bir şey yapmak ise, bu müzeyi yapmak da aynı duyguları verdi bana.

 

Aklın hayal, elin niyet etmediği güzelliği daha sonra gözün fark etmesi en büyük mutluluk.

 

Eğer modern olmak, insanın bir şekilde daha önceden hiç tanımadığı insanlar arasında kendini rahat hissetmesi, onlarla hayali ya da gerçek ortak bir amacı huzurla paylaşabilmesi ise, İstanbulluların en modern oldukları yer, taksi ve dolmuşların içidir.

 

Boğazdan geçen bir gemiyi ilk defa nerede, nasıl gördüğümüzü unutursak –ki bu çok olur- onunla ilk karşılaşmamız şaşırtıcı bir hatıra niteliği edinir.

 

Taşrada olmak ve beklemek aynı duyguyu verir. Zaman’ın dışında olduğumuzu hissederiz. Bizim tarafta hiçbir şey değişmez; her şey aynıdır ve gölgeler içindedir. Öteki tarafta ise, bizim uzaktan seyrettiğimiz bir hareket, geçen beyaz bir gemi vardır.

 

“Ben hem bir saatim hem de şey. Saat olduğumu hatırlarken, şey olduğumu unutmayın. Şey olduğumu fark ettiğinizde Zaman’ın ruhunu hatırlayın. Ruhum hem bir eşyanın ruhu hem de bir saatin. Karanlıkta ışıldar ve aydınlıkta kendi içine kapanınca ben de kendi içime dönerim.”

 

Eşyalara duyduğumuz ilginin hayatın büyük tesellilerinden biri olduğunu Kemal arada bir açıkça söylerdi.

 
Yataktan kalkar, panjurları parmaklarımın ucuyla itip açar ve içeriye patlar gibi dolan manzaranın güzelliğine hayret ederdim.

Aristo, Fizik’inde “şimdi” dediği tek tek anlar ile Zaman arasında ayırım yapar. Tek tek anlar, tıpkı Aristo’nun atomları gibi bölünmez, parçalanmaz şeylerdir. Zaman ise, bu bölünmez anları birleştiren çizgidir.

 

*** 

 

Yaşadığım hayat, Zaman’ı, yani Aristo’nun şimdi dediği anları birleştiren çizgiyi hatırlamanın çoğumuz için pek acı verici olduğunu bana öğretmişti.

 

“Karaya oturmuş bir gemi, bir beceriksizlik ve utanç yığını.”

 

Kemal’e göre bir müzede yaşanabilecek en büyük mutluluktu bu: Zaman’ın Mekan’a dönüştüğünü görmek!

Yalnızca kendisi olabilmek için bütün eşyalarını atan ve bomboş bir kasırda tek başına rüyalarıyla yaşayan şehzadenin hikayesini bir keresinde yazmıştım. Sonunda Şehzade eşyalar olmadan ne dünyanın ne de kendi hayatının bir anlamı olduğunu geç de olsa kederle anlamış. Demek ki, kalbimiz kırılmadan şeylerin sırrını anlamamıza imkan yoktur. Ve alçakgönüllülükle öğrenmemiz gereken en büyük sır da budur.
Celal Salik, Defterlerden

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s