Monthly Archives: April 2012

Wishes Fulfilled – Dr Wayne Dyer

Standard

Wishes Fulfilled

“The dogs may bark but the caravan moves on.” İt ürür, kervan yürür.

“Physical is a representation of what starts out in the mind, in my imagination, of what I want to be physically. Manifestation and healing begin here.”

“Make your future dream a present fact, by assuming the feeling of the wish fulfilled.”
Neville

You begin this exciting adventure of changing your concept of yourself by being willing to die to your present self.

All transformation begins with an intense burning desire to be transformed. An inner knowing, along with a burning desire, is the prerequisite for becoming a person capable of manifesting his or her heart’s desires.

Use your imagination
Live from the end
Feel it

The ideal of your soul is space, expansion, and immensity, and the one thing it needs more than anything else is to be free to expand, to reach out and to embrace the infinite.

What Is Your Self-Concept? Simply put, your concept of yourself is everything that you believe to be true.

Advertisements

Bu Cennet Bu Cehennem – Zeynep Oral

Standard

a28a2-bucennetbucehennem

Mizah, Doğu Karadenizli’nin yapısında var. Bura insanları, bir yanda dik yamaçlı yüksek dağlar, öte yanda hırçın bir deniz arasında sıkışmış kalmış. Bir karış toprak ya var ya yok. Doğa acımasız… bu insan karamsar olsa mahvoldu. Yaşamak için olaylara sarılmaya, gülmeceye sarılmaya ve hoşgörülü olmaya mecburdur.

Görünüşe aldanma. Trabzonlu tavuskuşuna benzer. Üstü cicili bicili. Ama yaklarına indin mi, ayaklar oyunu bozar, berbattır.

Oflu akrep gibidir sokar öldürür.

Rizeli, yılana benzer. Ayağından başlar sarılmaya, ha bu beni ne çok seviyor, ne çok seviyor dersin, bir de bakarsın boğazına gelir sokar!

Bundan sonra Lazistan hava raporunu ayrı okusular…

Burası Rize. Ekmek istersen Alah vere. Su istersen aha dere. Yatak istersen yat yere.

Bizimki İzmir’de, bakmış 53 Rize plakalı bir kamyon, şoförü de ortada yok, hemen lastiği şişlemiş. Ne yapsın gariban memleket havası alacak…

Belki bilmiyorsunuz ama Amerika’da Las Vegas ve Carolina eyaletlerini kuranlar da Karadeniz’in doğusundan gitme… Övünmek için “Laz”; uyak olsun diye de “gaz” deyince “Laz ve gaz”dan Lazvegaz doğmuş. Bir de Rize’nin kara lahanası çok ünlü. Amerika’da “kara lahana, kara lahana” diye aranırken yerleştikleri yere “Karalayna” denmiş. (Ne de olsa Amerikalıların dili Rizelininkiler kadar dönmüyor!)

Ne güzel insan sıcaklığıyla ısınıp kahkahalarla çoğalıyorduk…

Ha benum adamla evlenduk. ‘Gece yatağun yanuna ya susarsam diye bir bardak su koy’ demiştu. Pen de koydum… ‘Hani bir de boş bardak’ dedu. O niye diye sordum. ‘Ya susamazsam’ demez mu!

Ha biz doğri adam mıyız ki, Özal doğri olsun!

Fatma Nine’de öykü çok ve ‘felsefe’ müthiş. Yaşama bakışını, yaşama sarılışını şöyle özetleyiverdi: “Ha pu insan deduğun nedur? Etu yenmez, canu içilmez. Ha gülmeyup da ne edecen?”

Onlara sorarsanız, şu koalisyon dedikleri şöyle bir şey:
“Ha evliluk gibi bir şeydur. Dört safhası vardur: Can cana, yan yana, cöt cöte ve cit öte!”

“Hafta yedi gün, Hopa’da sekiz gün yağmur yağar.”

Pusuda Kin – Saliha Scheinhardt

Standard

Demir parmaklıklar ardında kendi yalnızlığımla baş başa kalışımın üzerinden mevsimler geçti. Bu dördüncü bahardır dışarıda inadına fışkıran.

Tarla tapan, ağıl ahır bekler mi, iş bekler mi, boğaz bekler mi? Elbet çalışacaksın, eskisinden daha çok çalışacaksın, eller kollar azalmış, iş azalmamış, her yere kadınlar koşar, çiçeği burnunda dullar, kara yazılılarım, aldılar köylerimizden olanca genç erkeği götürdüler, bacalar tütmez oldu, ocaklar söndü, tenleri kurudu kısrak gibi gencecik gelinlerin daha doya doya okşanmadan.

Kaynanam yanıma yaklaştı; içeri gir kızım, başını bağla, konu komşu seni böyle görmesin, ilk günden dile düşmeyelim! Dedi. O anda bir şey paramparça oldu içimde, unufak, dizlerimin bağı çözüldü, yatak odamıza gittim koşarcasına, kapıyı içinden kilitledim, ağlamaya başladım. Bu, benim için bir şeylerin artık değiştirilemeyecek kadar ileri gittiğinin habercisiydi.

Diri diri gömülmüş olmanın ne demek olduğunu özgür bir insan nasıl anlasın? Ölü olduğumuzu cüretle söyleyebilecek kadar ruhlarımız kıpırtısız hayata karşı.

Bizim bize has bir alfabemiz var, bizim sadece bizim anladığımız ortak bir dilimiz var. Sevginin dili bile burada başkadır.

Nasıl farklıydı kültürlerimiz, onlar nasıl da özgürdüler beyinlerinde, bedenlerinde, yaşarlarken, düşünürlerken, severlerken, nefret ederlerken. Seçimlerini yaparlarken hayata dair nasıl pervasız, namus anlayışları ne kadar farklı ve akıl yolluydular, ama daha mı mutluydular, ne bileyim ben, ama onlar benden daha az korkuyorlardı hayattan.

Ağabeyim Almanya’da zaman zaman yüyecek sıkıntısı çektiklerini, Alman kasaplardan aynı bıçakla domuzu da kestikleri için et almadıklarını, ama artık yavaş yavaş gruplar oluşturup, kendileri şahadet getirerek hayvan kestiklerini anlattığında ‘ana, domuz niye mundarmış ki?’ diye sorduydum da anam; ‘Her boka burnunu sokarmış, bir de karısını kıskanmazmış pis şey’ deyip kesiverdiydi, sonra ben de; ‘eee ne olmuş ki, tavuk da bok yiyor…’ diye karşılık vermiş, ‘ben orasını bilmem, ayrıca sen de çok sorma, zahir hocalar yalan söylemez’ demişti.

Böyle ne ahlakla ne insan aklıyla hiçbir iligisi olmayan kuralların yaşamı belirlediği bir toplum ne kadar sağlıklı olabilir ki, derdim. (hülle denen olay üzerine)

Ben bir yol kendi köyümden koparıldım, daha ergen olmadan bir başka ailenin yaşamına teğelleniverdim…

Tears of the Desert – Halima Bashir and Damien Lewis

Standard
67992-3170675
‘Use a slave to kill a slave’
A Sudanese proverb

I watched the khawajat wander through the market-place. Their skin was so white it looked like butter, and I wonder if it melted in the sun.

‘Darfur. I know to you this must be a word soaked in suffering and blood. A name that conjures up terrible images of a dark horror and an evil without end. Pain and cruelty on a magnitude inconceivable in most of the civilised world. But to me Darfur means something quite different: it was and is irreplaceable, unfathomable joy that is home.’

People used to say that Grandma could never get plump. She was too ‘hot’ and angry, and this would burn up any food that she had eaten.

In Zaghawa culture, there was nothing worse that the thought that your daughter might fail to find, or keep, her own Zaghawa man.

Eating alone was considered a sin, and it was as bad if not worse than living alone. And it was better to be dead than to be bereft of one’s family.

A man with only one wife might be laughed at by his friends: they’d say he was like a man with only one eye.