Monthly Archives: March 2010

Mutluluk – Zülfü Livaneli

Standard

f169c-mutluluk

“Amcasına göre insanların hepsi günahkardı ama kadınlar iyice cehennemlikti.”

“Ne zamanki göğsünde iki tomurcuk belirip gövdesi yuvarlak hatlar edinmeye, bacaklarının arası kanlanmaya başladı, o zaman kendisinin hiçbir zaman Cemal ve Memo gibi olamayacağını kavradı. Onlar insandı, kendisi ise suçlu. Saklanması, örtünmesi, hizmet etmesi, ceza görmesi gerekiyordu; bunun başka türlü olması mümkün değildi. Dünya ‘kadın’ denen pis mahluklar yüzünden felaketlere sürüklenmişti. “

Cemal iyiden iyiye kanaat getirmişti ki bu bu insanların üç önemli şeyi vardı: Silahı, katırı ve hayaları.

Selahattin, Rizeli bir ailenin çocuğuydu ve bütün Karadenizliler gibi onun burnu da, daha ilk bakışta nereli olduğunu ele veren irilikteydi.

“Eee, dört karılı ve bol cariyeli Osmanlı döneminden, elli-altmış yılda tekeşliliğe geçemk kolay olmuyordu doğrusu.”

“Rusların ‘’Rusu kazı, altından Tatar çıkar!’’ sözü gibi, Türk zenginleri de kazındığında altından köylü çıkıyordu.”

”Elbette kendisine anlayış gösterecekler ve içlerinden biraz da, oh olsun diyeceklerdi; çünkü zulüm gören, başkasının da zulüm görmesini ister.”

Advertisements

Aşk Gidiyorum Demez – Duygu Asena

Standard

13a61-askgidiyorumdekezb5b15d

”-Çekil şuradan, dedi, bir kedisi bile olmamalı insanın.”

”Mutluluk sanki karar verilerek oluşan bir şey…”

“Hizmetçi kadın sendromu”

”Ben sanıyordum ki sevişmek muhteşem bir olaydır. Öncesi de sonrası da çok özeldir. Hele bittikten sonra insanlar vecd içinde birbirlerine sarılarak yatarlar yatakta. Bir süre konuşmazlar bile, öyle bir yoğunlaşmışlardır ki sevişmelerine. Kapıcı, boyacı, hiçbir şey akıllarına bile gelmez, bu dünyadan kopmuş gitmişlerdir. Ve o romantizm sabaha dek hiç bozulmaz. Oysa onlar yemek yer gibi seks yapmış, yutkunur gibi doyuma ulaşmış, bir saniye sonra da yaşadıklarını unutmuşlardı.”

”Asıl var olmak, bunlar geri alındığında da yok olmamaktır.”

”Erkeğin her davranışının altında yatan örtülü anlamı en aptal kadın bile anlayabilirdi. Davranışlara bir anlam yükleyemeyenler anlayışsız erkeklerdi.
”Tasarlanmış cünayetlerin cezası daha fazla olurdu, o da hiçbir şey tasarlamadığına inanmak istiyordu.”

”Sevdiğin kadar sevilmemek. Keşke bir ölçü aleti olsaydı sevgileri tartmak için.”

”İleriyi düşünmeden yumurtlar gibi çocuk yapıyor kadınlar, sonra da bütün hayatları cehenneme dönüyor, kutsal anneliğin yarattığı, başı haleli bir mahkuma dönüşüyorlar… Ama kutsal babalık yok, onlar tutsaklığı yaşamadan devam ediyorlar hayata…” İçinden bunları geçirdi anne… Söylemedi, sonuçta kendisi de çocuk doğurmuş bir kadındı.”

”Demet aşkı olağanca ağırlığıyla yine içinde hissediyordu. Bu aşk yoğun, sıcak, kıpır kıpır, düştüğü yere bulaşan, kuruyup kazınması imkansız hale gelen, kırmızı tuhaf bir jöle gibiydi. Kalbini kaplamış bu kırmızı jöle, kuruyacaktı, öyle yapışıp kalacaktı yüreğine…”

Büyülü Fener – Can Dündar

Standard

”…ihmal edilmiş heyecanlar çıkarıldı naftalinli sandıklardan…”

”Belki orayı bilmemek, bilmekten iyidir.

Bilip te gidememek en beteridir çünkü…”

”Her bir sahnesini yüzde yüz kontrol altında tutarak yaşadığımız bu hayatı sonradan istediğimiz gibi montajlayabileceğimizi bilsek, acaba rolümüzü daha doğal, daha arzulu, daha gerçekçi, daha iyi mi oynardık?.. ”

”Hayat karşısında hayal dışında dayanağımız, düş gücü dışında gücümüz kalmamıştı ki… ”

”Sorunlarını perdelemek yerine perdede özgürce sergileyen, kendisiyle cesaretle yüzleşebilen ve eleştiriyi düşmanlık saymaktan vazgeçen bir Türkiye… ”

”Bir toplumsal yapı çöküyor ve Güney, enkaz altından beş adam çıkarıyor. Onları izlerken çöküşün sarsıntısını daha iyi hissediyorsunuz.

Ancak bunu anlatırken sloganlara sığınmıyor Güney; bildik klişelere uzak duruyor. “Düşman”ın sadece “yukarı”da iktidar koltuklarını değil, “içeri”de, beyin hücrelerimizi de işgal ettiğini sergiliyor ve iki düşmana karşı aynı anda savaşıyor. O yüzden de filmin her sahnesine hem “dışarıdaki hasım” olan iktidarın izi düşüyor, hem “içerideki düşman” olan önyargıların, bağnazlığın, feodalliğin… Bütün kahramanların içine yerleşen şeytanla insan, aşkla kin, sevgiyle nefret, kâh elele yürüyor kâh boğaz boğaza geliyor film boyunca…

İyisi mi siz toplanıp Yol’a gidin bugünlerde…

Yıllar önce sizin için yazılmış, lakin posta kutunuza 2000’e bir kala bırakılmış bu haşin mektubu açın ve okuyun.

O mektup, kaybolmaya yüz tutmuş bir duyarlılığı hatırlatacak size… Acımasızlığından ürkecek, güzelliğiyle büyüleneceksiniz…

“Tıpkı hayat gibi…”

Adı: Aylin – Ayşe Kulin

Standard

”İşte tam üstüne bastın canım, ben sıradan değil, sıradışı biriyim. Dolayısıyla benim iihtiyaçlarım da değişik oluyor.”

”Her sevginin içeriği başkadır.”

”On sene ağlamayabilirdi artık, içini dışına doğru ters yüz etmişti Aylin, ilk düş kırıklığını, ilk depresyonunu, yaralı yüreğini, babasından yediği dayakları, işittiği hakaretleri, azarları, aşağılanmaları, birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü intiharlarını, herkesin bir ağızdan konuşup, kimsenin birbirini dinlemediği aile toplantılarını, on üç yaşındayken, evi terk eden babasının arkasından nasıl sevinç çığlıkları attığını, yeryüzünde annesiyle babasının ayrılmasına sevinebilen yegâne çocuk olduğu için, akrabalarının, öldüren bakışlarıyla birlikte sundukları horlanmaları anlatmıştı.”

”Laurie, yepyeni açılarla bakmayı öğreniyordu dünyaya. Aylin’in kitabında kötü, ayıp, günah diye kavramlar yoktu, insanlar dünyaya, başlarına gelebilecek şeyleri yaşamak için geliyorlardı. Her şey gelebilirdi başlarına. Bu nedenle hoşgörülü olmak şarttı. Ayıplamak, kınamak yanlıştı. “Kimseyi kırmamak, üzmemek şartıyla, istediğin her şeyi dene. Bir gün çekip giderken, geride ne aklın kalsın, ne de senin yüzünden kırılmış bir yürek,” demişti bir keresinde Aylin.”

“Size anlatmak istediklerimi ifade eden kelimeler bunlardan ibaret. Beni süslü laflar bulmaya zorlamayın,” demişti Aylin. Doktorlar aralarında ikiye ayrılmışlardı.

 adi aylin