Monthly Archives: May 2008

The Stories of Eva Luna (The Judge’s Wife) – Isabel Allende

Standard
The Judge’s Wife
“Gossiping tongues had it that Judge Hidalgo turned inside out like a glove.”
Interminable Life
“There are all kinds of stories. Some are born with the telling; their substance is language, and before someone puts them into words they are but a hint of emotion, a caprice of mind, an image, or an intangible recollection. Others are manifest whole, like an apple, and can be repeated infinitely without risk of altering their meaning. Some are taken from reality and processed through inspiration, while others rise up from an instant inspiration and become real after being told. And there are secret stories that remain hidden in the shadows of the mind; they are like living organisms, they grow roots, and tantacles, they become covered with excrescences and parasites, and with time are transformed into the matter of nightmares. To exorcize the demons of memory, it is sometimes necessary to tell them a story.”
“Death, with its ancestral weight of terrors, is merely the abandonment of an unserviceable shell at the time the spirit is reintegrated into the unified energy of the cosmos.”
“The press immediately appreciated the limitless possibilities of this theory, and placed words in Blaums’s mouth that he had never spoken.”

Walimai
“…a tall waterfall, a river that fell from the sky”

 

“They gave us maize to eat, and bananas, and the strange contents of some cans, which I never tasted, because nothing good for humans can grow in tins”
Advertisements

İnci Sokağı – Trevanian

Standard

inci sokagi

Bu ikinci kuşak insanların kendi aralarında ve daha öncekilerle rastgele ve süresiz çiftleşmelerinden de yirmi kadar çocuk çıkmıştı. Hepsi kardeş/kuzen/baba/amca/oğul/torun ilişkileri içindeydi. Her bir Meehan, soyadını en azından iki kere hak etmekteydi, ama içlerinden yalnızca biri ‘Bayan Meehan’ diye anılıyordu.

Aşiretin yemeklerini pişiren, küçük çocuklara bakan, yaşadıkları inin bir dereceye kadar temizliğini yapan genellikle oydu—çoğu zaman o temizlik de yırtık pırtık bir saçaklı süpürgeyle kirlerin yer değiştirmesini sağlamaktan ibaretti.

‘’Eh, burada inekler donana kadar oturamayız ya!’’

Duyarlıdan da öte hemen içim kalkar. Apartman giriş holüne adımımı attığım anda çektiğim ilk solukla birlikte, küf, lizol, bayat yağ, çürümüş ahşap, 16 ter, fare tersi, kömür tozu, bebek çişi ve haşlanmış lahana karışımı, yüz elli yıllık yoksulluk, umutsuzluk kokusu, kalıcı rutubetin eşliğinde burun deliklerime doldu.

Bizim binanın özenti süsleri, kartonpiyerleri, eskimiş kat kat boyalar altına saklanmış iddialı görünüşüyle yarattığı genel izlenim, kibarken yoksullaşmışlıktan başka bir şey değildi. Kibar bir yaşlı kadının bar kavgasında ön dişlerini kaybetmesi gibi.

Buna karşın radyonun üstünlüğü, bizi kendine çekmesi, hayal gücümüzü meşgul etmesi, resimleri zihnimizin duvarlarına kendimiz yapalım diye bizi zorlamasıydı.

Ben uzun süre boyunca, Protestan olarak yalnızca zencileri tanımıştım. Protestan olmanın, Katolik olmaya göre daha canlı ve ilginç bir şey olması gerektiği kanısındaydım. Tabii daha sonra beyaz Protestanları tanıyınca, bunun hiç de böyle olmadığını öğrendim. Ama en azından, Protestanların çoğu sonunda o katı, steril çocukluklarının etkisinden kurtulabiliyordu. Oysa Yahudilerle Katolikler, kendi belirsizlikleriyle ve suçluluk duygularıyla ömürlerinin sonun kadar boğuşuyor, daha da beteri, herkese de bunu anlatıp duruyorlardı.

Gerçeklerle kanıtlar, önyargıları alt edecek kadar güçlü olamazdı.

Mohavkların başı dönmez, çünkü dönmeyeceğine inanırlar.

Tabii bu hediyeler, açlıkla arasında en fazla iki dolar ve birkaç gün bulunan bir aile için hovardalık sayılırdı, ama çevrelerinde tüketim toplumu coşup taşarken yoksulluğa demir atmış insanların da durumla başa çıkma yöntemi buydu.

Yemeklere, derslere ve kiliseye sessiz taburlar halinde yürürdük. Elektrikli ziller hayatımızın noktalama işaretleriydi.

Kelimelere her zaman hayranlık duyardım. O küçük ses paketleri, türlü anlamları ve tavırları sarıp sarmalardı. Amber içinde kalmış fosil böceklerin sarmalanması gibi.

…iskelelerden birine yanaşan bir gemi gibi hayal ederdim. Bildiğimiz masallardaki gibi. Üçümüz iskelede gemiye doğru yürüyecek, hiç arkamıza bakmayacaktık. Hoş, rahatlatıcı bir hayaldi. Derken bir gün annem, bende yüksek IQ olduğu için bir şeyler icat edebileceğimi, inli olabileceğimi, o sayede harikulade bir evde yaşayacağımızı anlatırken birdenbire farkına vardım ki, annemin bekleyip durduğu o gemi aslında benmişim. Mideme bir şey oturdu sanki. Buz gibi bir duygu. Bizi İnci Sokağı’ndan kurtarmak benim görevimdi. Bu sorumluluğun ağırlığı başımı döndürdü. Kendimi hikaye oyunlarına daha yoğun biçimde gömmeye koyuldum.

Sonsuzluğun ne başı ne de sonu vardır. Bu cümleyi anlıyordum. Yani…içindeki tüm kelimelerin anlamını biliyordum. O açıdan, cümleyi anlıyor sayılırdım. Ama bu bence, yakalamayı başarıp da tutmayı başaramadığım o kaypak kavramlardan biriydi. Yağlı bir bilyeyi, Çin lokantalarının yemek çubuklarıyla yakalamak gibi bir şey.

Papa’nın bize iyi niyetle gülümsemeye çalıştığını görüyordum, ama o estetik hatları ve incecik dudakları, gülümsemeye pek uygun değildi.

Bu yüksek kalorili ihtiras ziyaretlerinin on yaşında bir çocuğa verdiği ana mesaj, aşkın karanlık ve tehlikeli bir iş olduğuydu.

Geceleri hafif sesle, evlerin içindeki radyolarda çalınan şarkılardı bunlar…alçak sesle oluşu, aslında komşulara nezaketten çok, İrlanda kökenlilerin radyoyu yüksek sesle çalmanın daha pahalı olduğu yolundaki inançlarındandı.

Zaten erkekleri köle işçi haline gelmeye zorlayan da çocuklarıydı.

İşyerindeki o kolej mezunu, züppe şeflerin bir halt bildiği yoktu. Kimse de yaşlılara layık oldukları saygıyı göstermiyordu. Bütün bunlar Eleanor Roosevelt’in suçuydu! Kadın dediğin istenmediği yerlere burnun sokmazdı!

Anneme göre, bizim temizlik, dürüstlük ve özsaygı düzeyimizin altında kalan insanlarla yaklaşmak tehlikeliydi. Çünkü ‘bir kuş sürüsünü tüylerine bakarak ayırt edemezdiniz’ (Bu da annemin dile katkılarından biriydi—kaynağı herhalde, ‘bir kitabı kapağına bakarak anlayamazsınız’ deyimiyle, ‘eş tüyleri olan kuşlar bir araya toplanır’ deyiminin birleşimi olmalıydı).

Madem sevişmek o kadar yüce ve güzel bir şeydi, doğa neden bu işi bu kadar küçümsüyordu da işi işeme teçhizatımızla yapmak zorunda bırakıyordu.

Benim sunak görevlisi oluşumun dindarlıkla falan ilgisi olmadığı gibi, inançla bile ilgisi yoktu. Katolik oluşumunun nedeni, solak oluşumun nedeninden farklı değildi…öyle doğmuştum da ondandı.

Çok iyi anlıyordum! Şu dünyada ani sessizlikleri duyabilen, bir kimsenin bulunması gereken yerde bulunmadığını görebilen tek kişinin ben olduğumu sanıyordum. Bu negatif algılarımı hiçbir zaman açıkça seslendirmemiştim ama her zaman hissettiğim bir gerçekti.

…lanet olsun! (Çocukken kullandığım yumuşatılmış lanetler ve küfürler artık değişmişti. O zaman o kelimelerin, değiştirilmiş dinsel kelimeler, isimler olduğunu bilsem bile. Tanrı’nın bunun farkına varmayacağını düşünecek kadar masumdum.)

Karşılaştığı 320 gezici tarım işçilerinden söz ederken bir tanesinin çok çirkin olduğunu söylüyordu… ‘öyle çirkindi ki, onca çirkinlik suratına sığmıyordu’ diyor, ‘birazını da elindeki kese kağıdında taşımak zorunda kalıyordu,’ diye bitiriyordu. Ben bu absürt dalgasına hemen katıldım, günün birinde o köylünün karşısına dünya güzeli bir kadının çıkacağını, onun da yüzüne sığmayan güzelliğinin birazını kesekağıdında taşımak zorunda kalacağını ekledim.

Lorna Teyzenin kusursuz temizlik düzeyinde bakıp koruduğu o çocuksuz, sessiz evde kendimi yanlış yerdeymişim gibi hissediyordum. Bu sinirli temizlik bana doğal değilmiş gibi geliyordu.

‘’Çok tatlı bir insan ama siz de takdir edersiniz ki, İsa’nın hareminin en zeki gelini sayılmaz.’’

‘Hani derler ya: Bir elin umutta, öbürü bokta, bakalım hangisi daha çabuk dolacak.’

Annemin bir imza vermesi gerektiğinde onunla birlikte bankaya gittim. Kapitalizm tapınağının serin mermerlerini, koyu renk ahşaplarını, ışıldayan pirinçlerini ilk o zaman gördüm. Bir daha ancak yirmi yıl sonra kendimi bir bankada bulacaktım.

Kuzenlerimin yaşça büyük olanı hem kendi ilkel mizah anlayışını hem de salaklığının derinliğini ortaya koymaya kalkmış, yandaki kuzene sarılmış, ardından gaz kaçırmış, sonra da battaniyeyi ikisinin birden kafasını örtecek şekilde çekmiş, kurbanını da garip hareketinin etkilerine mahkum etmişti.

Bunlar ‘nezaket’ kuzeniydi yalnızca.

İşte hikayenin normal final sahnesi…oğlan toprak yoldan gidiyor…çocukluktan çıkıp hayatının geri kalanına doğru ilerliyor. Ama bizim hayatlarımız süreklidir ve birbiriyle birlikte örülmüştür. Hikayelerin dokusu, kolay yırtılan bir kumaş değildir. Bağlanacak iplik uçları, tatmin edilecek meraklar, seslendirilecek vedalar vardır.

Hayat iyi öğretmendir derler ama boşuna. İyi öğretmenler asla dersi öğretmeden önce sınavı önüne dayamaz.

Gemisi gelip yanaşmıştı…içi ona nasip olmamış başarılarla doluydu.