The Rosie Project by Graeme Simsion


the rosie project

I’ve been wanting to read The Rosie Project for some time. I even got myself a library card for the sake of reading it but I just didn’t. When I found a second-hand copy of it at Salvation Army shop, I thought, it was time…

It was witty and the lead character reminded me of a few people. Actually, he is a combination of a geek friend (that’s Don’s pleasantly cute side of his personality), my editor-in-chief back in Turkey (who takes notes whilst watching a movie, like Don, even if he’s watching it at a theatre and it’s dark) and a Russian guy whom I met recently but do not have plans of catching up again (this person, of course, representing Don’s unpleasant side).

I have just bough the sequel: The Rosie Effect. That’ll be interesting.

Here’s my favourite bits and pieces from the book:

All ice-cream tastes essentially the same, due to chilling of the tastebuds. This is especially true of fruit flavours.

Her red hair was spiky like some new species of cactus.

But I’m not good at understanding what other people want.’
‘Tell me something I don’t know,’ said Rosie for no obvious reason.
I quickly searched my mind for an interesting fact.
‘Ahhh…The testicles of drone bees and wasp spiders explode during sex.’

If you really love someone,’ Claudia continued, ‘you have to be prepared to accept them as they are. Maybe you hope that one day they get a wake-up call and make the changes for their own reasons.

Restaurants are minefields for the socially inept.

How can you tell if someone is a vegan? Just wait ten minutes and they’ll tell you.

Why do we focus on certain things at the expense of others? We will risk our lives to save a person from drowning, yet not make a donation that could save dozens of children from starvation.

Standardised Meal System
1. No need to accumulate recipe books.
2. Standard shopping list—hence very efficient shopping.
3. Almost zero waste—nothing in the refrigerator or pantry unless required for one of the recipes.
4. Diet planned and nutritionally balanced in advance.
5. No time wasted wondering what to cook.
6. No mistakes, no unpleasant surprises.
7. Excellent food, superior to most restaurants at a much lower price (see point 3).
8. Minimal cognitive load required.

The first candidate was Dr Peter Enticott, who lived locally. The other, Alan McPhee, had died from prostate cancer, which was good news for Rosie, as, lacking a prostate gland, she could not inherit it. Apparently he had been an oncologist, but had not detected the cancer in himself, a not-uncommon scenario. Humans often fail to see what is close to them and obvious to others.

The Porsche would be the perfect vehicle to lend to someone you did not like.

I was not sure how well I could imitate a regular human being, but I agreed to the walk.

‘You gave him alcohol?’ I presumed this was in violation of his personal or religious standards.
‘Maybe he’ll miss out on his seventy-two virgins.’
I was familiar with this religious theory. My public position, as negotiated with the Dean, is that I regard all non-science based beliefs as having equal merit. But I found this one curious.

Feel! Feel, feel, feel! Feelings were disrupting my sense of well-being.

I am perfectly happy to detect, recognise and analyse emotions. This is a useful skill and I would like to be better at it.

I diagnosed brain overload and set up a spreadsheet to analyse the situation.

My concern was more with social faux pas. It would be terrible to lose the perfect relationship because I failed to detect sarcasm or looked into her eyes for greater or less than the conventional period of time.

I had an immediate negative reaction to him. I am generally not competent at assessing other humans, except through the content of their conversation or written communication.

‘You want to share a taxi?’ asked Rosie.
It seemed a sensible use of fossil fuel.

We had both drunk a substantial quantity of champagne, and alcohol is notorious for encouraging unwise decisions about sex.

‘The one time you think before you speak is the one time you shouldn’t have.’

Freyberg is not fine. But if it’s Freyberg it would explain why my mother kept mum. No pun intended.

I now believe that virtually all my problems could be attributed to my brain being configured differently from those of the majority of humans.

Take notice of your emotions as well as logic. Emotions have their own logic.

‘You’re in a different place, you’re in different clothes. When the medieval pilgrims used to arrive at Santiago after walking hundreds of kilometres they burned their clothes to symbolise that they’d changed. I’m not asking you to burn your clothes—yet.

My original schedule specified a steakhouse, but now that we were in the pattern of eating together, I would need to select a restaurant suitable for a sustainable-seafood-eating ‘vegetarian’.

I didn’t have years. But I am a quick learner and was in human-sponge mode.


Yılkı Atı by Abbas Sayar


yilki ati

Gökten ne yağdı da yer kabul etmedi?

Oğlum İbraam, ‘’it kapıdan zabın gerek’’ demiş büyükler. Sen bunlara bir fırsat verirsen alimallah derini yüzüp içine saman doldururlar. Bak, bir çift demirini tarlada bırakamazsın deyyusların yüzünden. Kömsen, solucan olup toprağın altına girerler. Bulmadan geri çıkmazlar.

Para şahine benzer. Gökten alimallah turnayı indirir.

Bu deyyuslar ki, bir burun demirine tenezzül ederler, yedi kat yerin altına gömsen, remil attırır, cinlerle bir olurlar.

Küfül küfül yel yalasın her bir yönünü… Emme böyle gâvur bir yel değil, dinsiz bir yel değil. Bad-ı saba, limonata gibi bir yel…

Bakışı, tokat tokat, yumruk yumruk, tekme tekme gibiydi.

Acı yel, donuk sap tellerini oynatamıyordu. Her bir şeyin yüreğine inat düşmüştü.

Gecenin zulmüne alışmıştı. Yolu, yorgunluğu ömrü boyu sırtına yapışır görmüştü zaten…

Tokluk, hayatı düşündürür. Toklukla birlikte, hayatla olan bağlar artar, kavileşir. Tokluk bir gavur şeydir. İyi bir gavurluktur tokluk. Kini azaltır, hoş görürlüğü artırır.

Şimdi ahırın sıcaklığında mutluluk duyup geviş getiren hayvanlara gıpta duymadı. Aksine, onları küçük, zavallı görüyordu. Tayına acıyordu. Hem de iyisinden acıyordu. Bir kalbur saman, bir avuç arpanın kul kölesi olacaktı ömrü boyu… Kimse ‘’Ananın hatırı var’’ demiyecekti ona… Yaa, doğrusu anasının da iyi, saygıdeğer bir hatırı vardı. Böyle bir hatırı olduğu için ihtiyarlığında yazı yabana bırakılmıştı. Sırtında buz oturuyordu. Yel kafir kafir yalıyordu karın boşluğunu…

Hepsi saman düşmanı, ot, arpa düşmanı gözden düşükler. Hepsi bu yıl başlarının çaresine bakacak altı at. Bu yılın yılkılıkları…

At yıkan kurt, şimdi güçlü bir atın çiftesiyle hikayesini kapıyordu.

Allah acı bir tokat olmalı. Her kim ki kötü bir amel peşinde, indirmeli şamarı…

Hiç iyi olsun, iflah olsun diyen olmaz. Hep davulun tersini vururlar.

Eskiler ne demiş? At yedi günde, it yediği günde…

Isıtıcı ışık ile birlikte beyaza bulanmış dünyaya, umudu insanların yüreklerine aktarıyor, keder pılını pırtısını raflara kaldırıyordu.

Kazanda olsa kepçede çıkardı.

Köylü milletinin ikramı, acıkana yumurta, müjdeciye tavuk.

Hoş bir nisan sabahıydı yine. Güneş, kepçe kepçe umut dağıtıyordu.

The Ballad of Reading Gaol and Other Poems by Oscar Wilde


I found this old book at a second-hand book store last week. There is no publication date but it looks old. I dropped what I was reading at the time and started reading this one.

I must admit, I loved The Ballad of Reading Gaol poem which is the first and the longest in this book. It kind of spoke to me. Later on, I learnt that Oscar Wilde actually wrote it when he was imprisoned. It’s so dark and honest which makes it so real. However, I can’t say much about other poems in this book.

My favourite part from The Ballad of Reading Gaol and Other Poems:

And all men kill the thing they love,
By all let this be heard,
Some do it with a bitter look,
Some with flattering word,
The coward does it with a kiss,
The brave man with a sword!

Some kill their love when they are young,
And some when they are old;
Some strangle with the hands of Lust,
Some with the hands of Gold:
The kindest use a knife, because
The dead so soon grow cold.

Some love too little, some too long,
Some sell, and others buy;
Some do the deed with many tears,
And some without a sigh:
For each man kills the thing he loves,
Yet each man does not die.


İki Yeşil Susamuru by Buket Uzuner



Annemin tekdüze bulduğu yaşantısından şikayetleri, hala genç bir kadın olduğu ve birazcık heyecanlı bir hayat yaşamak istediğine dair yakınmaları, her şeyden bıktığı konusunda mızmızlanmaları evi öylesine dolduruyormuş ki, ev adeta boşaldı.

Yaşantımda ilk kez kendi annemin ‘bir başkası’ olabileceğini düşündüğüm, kendi başına onun da bir birey olduğunu hissettiğim gün, o telefon konuşması gününe denk düşer.

Bu en ‘mükemmel’ romanda bile, ciddi bir gramer hatası gibi, iz bırakıyor belleklerde…

Birinin uzun içki kadehlerinin kristalinde parlayan ‘gözde salon kadını’ olma arzularının solarak, hırçın ve ilgisiz bir ete dönüşmesi… öbürünün kendi içinde yaşadığı yaratıcı coşkusunun öksüz kalıp yapayalnız bir kenara itilmesi…
Annemin periyodikleşen iç çekmeleri, babamın kronikleşen ilgisizliği ya da tam tersinden okursam; annemin kronikleşen aldırmazlığı ve babamın periyodikleşen umutsuzluğu…
Havada asılı kalan arzular, hayaller, ‘keşke’ler, ‘eğer’ler, espriler, sıkıntılar ama mutlaka hedefini bulan iğneli sözler, imalar ve suçlamalar!

Küçük Teoman da hiç vakit kaybetmeden kırmızı kalemini eline almış, kitapların son sayfalarına yeni ‘son’lar yazmaya başlamıştı.
Kral Lear aslında Cordelia’nın öz babası olmadığını öğrenmiş, genç kızın gerçek babasının bir balıkçı olduğu ortaya çıkmıştı. Balıkçı babası, Cordelia’nın dürüst ve içten sevgisinden hoşnut kalmış, o sırada yakınlardan geçen İskoçya kralı Duncan’ın oğlu Malcolm da genç kıza âşık olmuştu. Taç giyme töreninde Cordelia’yla evlenen Malcolm, düğününe Kral Lear’ı da davet etmiş, ama Lear o sırada Hamlet’in babasının hayaleti rolünü oynadığı için düğüne katılamamıştı. Othello son anda intihar etmekten vazgeçip Roma’ya Cesar’ı kurtarmaya koşmuştu. Romeo ve Juliet birbirine kavuşmuş, sonra da göçmen olarak Amerika’ya yerleşmişlerdi.

Kışın bir türlü gitmeyecekmişçesine soğuk ve karanlık pençelerle kentin yakasına yapıştığı aylardan biriydi. Kışların güzelliği bazı kentlerde asla yaşanamaz. İstanbul da öyledir.

Hiçbirine aldırmıyordu Teoman, ‘’İnsan karakterini yaşamalı,’’ diyordu. ‘’Aksi halde başkasının hayatını yaşıyor demektir!’’ Bu özgüvenin inanç ve sevgiyle örülmüş iç duvarlarının ustası, duvar örme konusunda kuşkusuz çok başarılı ve özverili birisiydi. Çocukken kurulan böylesi özgüven, yaşamı boyunca ayakta tutar insanı. Tek kusuru dozu güç ayarlanan bir megalomanidir ki, ustası bunun da sanatçı bir kişilik için gerekli bir gıda olduğunu düşünüyordu.

Yakın çevresinde ölüm yaşamamış genç insanlar, dostlukları ve sevgiyi bol keseden harcarlar!

İnsanlar ölüyor, eski dostlar birbirine ateş ediyor, sokaklarda kırmızı ayak sesleri duyuluyordu.

Zaman zaman dalgınlaşıyor, etrafındaki herkes şeffafmış gibi bakıyor, sonra kalabalıktan uzaklaşıp bir süre sonra aramıza dönüyor gibi ayrılıyordu benliği yanımızdan.

Koşullanmalar, masallar, eğitim ve geleneklerle bilgiççe açıklamalar yapmak, her şeyi bir çırpıda açıklamak hiç de güç değil ama, mantığın ve aklın kabullendiği bir şeye, yüreği ikna etmek pek de kolay olmuyor bazen.

‘’Kendini tanımadan, ne istediğini bilmeden ciddi ilişkilere girmek, bir insanın hem kendine, hem de karşısındakine yapabileceği en büyük haksızlıktır! Çünkü ne istemediğini bilmek çok kolay, fakat ne istediğini bilmek çok güçtür!’’ demişti Selen.

Oysa annem, bir sabah uyandığında kocasının onu koluna takıp danslı toplantılara, kokteyllere, yurtdışı gezilerine götürecek, işiyle evi arasında kurulmuş bir saat sarkacı gibi yaşamaktan sıkılıp artık sosyal, renkli, gösterişli bir adama dönüşeceğini çok beklemiş olmalı.

Çok genken herkesi, her şeyi hatta dünyayı değiştirebileceğimizi sanırız. Nasılsa hiç yaşlanmayacak, hiç ölmeyecek ve sonsuza ulaşacağızdır. Oysa duvarda tek bir tuğla olduğumuzu ve ancak ‘iyi bir tuğla’ olmayı başarmakla yükümlü olduğumuzu görürüz bir gün…

Belki de ben, kendi yaşantısını istediği yöne akan parlak, gösterişli ve hareketli bir ırmakla sulayamayışının tek suçlusu olarak gördüğü babama benzerliğimden ötürü cezalandırılmıştım.

Yine de hiç kimse doğduğu gün annesinin kendisine nasıl baktığını anımsayamaz! Ve her kız çocuğu, babasına ne denli tutkun olsa da, annesinin dişi kanadının serin gölgesine gereksinir mutlaka.

Bütün çocuklar için birbirine en yakışan çift anne ve babalardır! Çünkü ‘anne’ ve ‘baba’ kelimeleri tıpkı lego parçaları gibi birbirine sımsıkı oturur, uyuşur ve kenetlenir.

Gözyaşlarıma karışan kahkahalar derin, büyük bir çukur gibi açıldı önümde ve ben içine yuvarlandım.

Yine de bilmek her zaman kabul etmek değildir!

‘Anne’ ve ‘karı’ olmak için çok çalışmanız, çok iyi eğitilmiş olmanız ve başarı hırsıyla donanmanız gerekmez. Hemen bütün yetişkin dişiler birinin karısı ve birilerinin annesi olabilirler.
Halbuki doğal oluşumun dışında seçilen hedefler, ulaşılmak için irade, mücadele, çalışkanlık, birikim ve enerji gerektirirler.
Ne kocasını, ‘gençliğini uğruna feda ettiği’, ne de çocuklarını ‘saçlarını yollarına süpürge ettiği’ arabesk nameleriyle bunalttı. Her adımın bir karar sonucu atıldığını, her kararın bilinçli veya bilinçsiz bir tercih sonucu verildiğini çok iyi biliyordu.

İntihar etmeyi planlayanlara, matematikle uğraşmalarını, matematikle kurtulacaklarını öneren Bacon, ‘’Yazamazsam, tek yol intihardır,’’ diyen Gide—oysa çok dindar değil miydi o? —ve ‘’İyi bir eylem, güzel bir hareketten sonra kendini öldürebilirsin,’’ yorumunda bulunan Rousseau, annesinin intiharında Teoman’a ışık tutan üç düşünürdü.

‘’Felsefenin tek ciddi ve gerçek sorunu vardır: İntihar! Yaşamın yaşanmaya değer olup olmadığı felsefenin temel sorunudur.’’ Camus’nun ‘Sisyphus söylencesi’nden alıntı yapıp, ‘yabancı’nın içine eklemişti bu satırları annesi. ‘Genç Werther’in Acıları’nın içinden de ‘’Felsefe yapmak, ölmesini öğrenmektir’’ yazılı bir not çıktı.

‘’Neden o kanlı-canlı, maço Hemingway intiharı seçti? Kendini Etna’nın kraterinden yanardağın içine atan Empedokles nasıl bir adamdı? Pavese’nin iktidarsız oluşu, tek başına intiharını açıklar mı?

Öfkelenmek bile bir duygudur ve ilgilenmeyi gerektirir.

Adı geçtiğinde rahmetle andı, ‘’İyi insandı,’’ dedi. Sanki bu dünyadan hiç öyle biri geçmemiş gibi, silindi gitti belleklerden, anılardan. Geriye oğlu Teoman’a genetik mirası, iri omuzları, uzun boyu, kahverengi gözleri, iri elleri, ayakları, kalın gevrek sesi ve karısına emekli maaşıyla, antika saati, altın çerçeveli gözlükleri kaldı.

Yüzlerce okuduğu notu tekrar aldı eline Teoman:
Sorumluluklarım bitti: Ölümü seçebilmekte geç kalmak istemedim.

Sahip olunan şeyin değeri yiter…

Hayallerimiz, en saklı yüzümüze tutulan aynadır bence.

Hem bağımsız olmak hem de kollandığını bilmek. Tıpkı bir trampolin üzerinde zıplamanın heyecanı ve düzeni gibi…

Kendi kendinin kurdu olup beynini delikli peynir gibi kemirmek istiyordu.

Selen, sanattan günlük yaşamına uygun bir elbise dikebilmiş, bu elbiseyi potsuz ve kesim hatasız bedenine oturtabilmiş, şık giyinen bir insandı.

Yıllarca yaşantıma damgasını vuracak, yıllarca kendi ellerimle beni zehirlesin diye besleyeceğim o sinsi yılan başını uzattı ve beni ısırdı.

Sanırım Selen’in olgunluğu, ağzından zehirler taşarak beynimde dolanan yılanı iyice tahrik ediyordu. Niçin bu denli mükemmeldi? Neden her şeye o sahipti—özellikle babama—ve ben on beş yaşında, zavallı, annesiyle babasının kendi keyifleri uğruna ortada bıraktığı, deneyimsiz, beceriksiz, zayıf kız çocuğuydum?

Çünkü kendine acımayacak denli akıllı ve güçlü bir insan. İnançlı, direngen…

Bir tek babama bakışında, gözlerinden ballar damlıyor, akan balların lekesi nedense hep benim elbiselerimde kalıyordu.

Selen bazen bizi bırakıp önde yürürdü. Böyle zamanlarda gözlerinin derininde açılan bir kapıdan gitmiş gibi uzaklaşırdı bizden. Hep merak ederdim, nasıl bir yerdi o kimsenin bilmediği, tek başına kaçtığı kapının arkası.

Ama Selen tıpkı dişimin arasına sıkışmış bir et parçası gibiydi. Çıkmıyordu, görünmüyordu ve rahatsız ediyordu!

İçimdeki korku hissine karışan heyecan, bambaşka bir lezzet kattı genç kanıma. Belki de benim aşk tercihim budur. Tehlikeli ve kaygan bir zemin, korku ve heyecan! Güvenli, bildik sularda yüzmek, yok ediyor hislerimi…

Belki de Woody Allen ‘annelerini sevgilisiyle yatakta yakalayan genç kızların, o anda ne söyleyebilecekleri’ konusunda bir kitap yazar ve adını: ‘Ailenin Teknolojik Yükselişinde Önlenemez Duygusal Sapmalar’ koyardı.

Belki de kardeşim o gece, pek de yaşayamadan çocukluğuna veda etmişti.

Analitik düşünce yapısı, sürekli yeni kapılar açmak, her yeni kapının ardından çıkabilecek şok ve sürprizlere dayanmak, direnmek ve savaşmak demektir. Sorgulamayı, cesareti, karmaşadan korkmamayı gerektirir.
Elbette Selen’di! Analitik düşünen, sık sık derin ve uzun yolculuklara çıkıp, bedenini yanımızda bırakıp, düşünceleriyle koşarak, bizden uzaklaşan, yorulup, terleyerek sorgulayan, arayan, geri döndüğünde başarılı ya da başarısız; ama bu yolculuğa verdiği emekten mutlu olan Selen’di.

Okulun en güzel kızı değildim. En zekisi, en çalışkanı da olmadım hiç. Ama güzeldim, çalışkandım ve zekiydim. Bunlardan çok dozda birine sahip olmak yerine, üçünden uygun miktarda yan yana bulundurmak bir kadına nasıl yakışır, şimdi görebiliyorum.

Ben, onun düşünceleri, konuşmaları, bakışlarındaki derinliği ve farklılığındaki gururu, Selen’e benzetiyordum. Heyecanlanışı, enerjisiyle ve yürüyüşüyle babama. Bir başka deyişle Mike, Selen’in erkeği, babamın da Amerikalısıydı!
Daha sonra Teo’nun yorumuyla, ‘’Selen’e âşık olamadığım, babamla da sevişemediğim için Mike’a yönelecektim. Sonuçta çok merak ettiğim, ‘ayın karanlık yüzünde’ kalan cinselliği keşfedecektim.

Daha sonraları birçok erkeği de önlenemez ve kontrol edilemez biçimde örseleyecek oluşum, onları yaralar içinde bırakıp terk edişlerimde de o sırada Mike’a karşı duyduğum tuhaf, tanımlanması güç, hatta tiksindirici keyfi yaşayacaktım. Sanki içimde yatan sinsi bir dişi şeytan zaman zaman uyanıyor, zehrini beni seven erkeklere akıtıp, böylece besleniyordu.

(..) belleğimin en üstteki rafı açıldı ve içinden beş yaşımın anıları döküldü. (..)

Dindar biri değilim, olmadım da ama anneannemin mırıldandığı duaların ve ilahilerin, o ninniyi çağrıştıran, yatıştırıcı ezgisini daima sevmişimdir. Bu belki de çok modern bir kadın olan anneannemin, dini inançlarını çağa uydurabilmiş oluşundaki ustalığın bir armağanıdır bana.

Cesaretim, benzin deposu hiç beklenmedik biçimde boşalan bir araba gibi yolun ortasında bırakmıştı beni.

Bir insanın sevmek, paylaşmak, beraber yaşamak için seçtiği insanlarla kimliğini ele vereceğini düşünmemiştim.

‘’Hepimizin içinde farlı kişilikler vardır. Bir yanıyla serüvenci, bağımsız biri, gizli gizli, klasik bir ev hayatı, düzenli bir yaşam özleyebilir. Ama sonuçta insan karakterini yaşar, buna uymayan özlemleri yönünde attığı adımlar, kısa sürede bozguna uğrar ve aslına döner!’’

Teşhis koymaktaki güçlük, kabullenmeyi geciktirmeye yönelik umutsuzluktur!

Daha fazla kalmak ‘alışkanlık’ canavarını uyandırır. Önce sinsice beslenir bu canavar, sonra seni yönetmeye başlar.

(..) sevilen kadın, erişilemeyendir (..)

‘Yerleşilmiş bir ülke’ kadar ‘erişilmiş bir kadın’ da onu tüketecekti!

Annemin sık sık yinelediği, ‘artık burası da eviniz, bize de gelin!’ sloganı, bozguna uğramış bir reklam kampanyası gibi, hiç tutmadı.

‘’Kendi hayatını düşünmeyi bırakırsan, yaşamın boyunca hep başkaları için yaşarsın ve herkes buna alışır!’’

Pohpohlanmak ve muhtaç olunmak duyguları… bu ikisi, ne çok erkeği kıskıvrak yakalar. Bu duygular bittiğinde ya da azaldığında, bunlar üzerine kurulan ilişkiler de tökezler…

Çocuklar geçmişin istenmeyen yanlarını da cebimizde taşıtan cüzdan gibidirler.

Her kız annesinin yanlışlarını yinelemekten delicesine korkup aynı zamanda ona benzediğini gördükçe, sevgi ve nefret arasında böyle bocalıyor belki de? Her anne-kız biraz da bu nedenle korkunç bir çekim alanında, itici bir güce, şiddetle direniyor belki de…

Bir kadının en kıymetli mesleği, ‘anne’ ve ‘eş’ olmadan önce sahip olacağıdır.

İnsan yanlışlarını yinelediğini anlayabilmek için, orta yaş sınırına kadar gidebiliyor. O noktada ya kendini eğitmeyi başarıyor ya da iştahsız ve bıkkın birine dönüştüğünü görüyor.

Seni seven erkekleri üzerek, korkutarak ve iterek, babanın hayaline ders veremezsin.

Hakan, dağınık görünmeye çalışan, çok bakımlı, düzenli, sürekli kendisiyle didişen bir oğlan çocuğunun, işi dışında her şeyle dalga geçen bir erkeğe dönüşürken, yarım kalmış bir şekliydi bence.

Oysa, benimle beraber olacak erkeğin, yüreği enine boyuna gelişmiş, kahkahasının beyaz özgürlüğü, gözyaşının tuzlu emeğiyle hak edilmiş olmalıydı.
Egosunu hiç değilse, yeri gelince kontrol edebilen, ‘ancak sevgiyle başa çıkılır seninle’ diyerek, çaresizliği reddeden, hem çocuk, hem yetişkin bir erkek var mıydı? Daha doğrusu, oğlunu böyle yetiştirmeye yetkin bir anne var mıydı?

Şimdi geriye bakıp düşündüğümde, zaten yaşamı eksik, yetersiz ve hatalı bulma eğiliminde olan annemin, aslında nasıl bir cehennemde yaşamış olduğunu anlıyorum.

Sesler her bir yandan yükselip barın tavanında toplanıyor, oradan harfler olarak yağıyordu aşağıya.

Pek az kadınla-erkek birbirlerinin ruhlarını, bedenlerinden önce çırılçıplak görebilir. Pek çoğu da, ruh kısmını çıplak olarak göremez; hiçbir zaman!

‘’Kendi kafanı, kendinin en büyük düşmanı olacak yönde geliştirmişsin Nil,’’ diyordu Teoman.
‘’Oysa hakimlik ve savcılık kadar, avukatlık da yapabilsen, biraz da kendini, kendine karşı savunabilsen, çok daha keyifli olacak yaşantın, yaşantımız…’’

Yokluk duygusu aniden sonsuza dek içinden çıkamayacağı, dar, derin bir kuyuya doğru çekti onu. Yapayalnız düştü. Bu düşüşte çocukluğunun, ilk gençliğinin bütün çığlıkları, teri, korkuları ve karabasanları vardı. Elini uzattığında dokunmak, tutunmak, sevilmek istediğinde, hiç kimseyi bulamayışının bozgunu, yangını ve fırtınası vardı. İhanetin, en yakınının yalanının, ayrılığın, dost bozumunun ve çaresizliğin ilk tokatıyla yanmışlığı vardı, yanaklarında, gözlerinde ve koltukaltlarında. Burnu sızladı, üşüdü…

Kıskançlıkla nazar arasında benzer bir kimya olduğunu anlatmıştı birisi. İkisi de negatif elektronlar saçar çevreye. Tek farkı, birincisi sahibine, ikincisi yöneltildiği kişiye zarar verir, demişti.

Bir insana asla ulaşılamayacak anlar vardır. Kim olduğu, neyiniz olduğu, nasıl biri olduğu hiç önemli değildir. Gidilen bütün yolları, girilen bütün kapıları, görünen bütün perdeleri kapalıdır, kimse açamaz!

Bitmemiş bir kitap, yazarını, yakıtsız ve paraşütsüz havada kalmış bir pilot gibi deliye çevirir.


Saf ve Düşünceli Romancı – Orhan Pamuk


Pamuk, yazı yazmanın ve romancılığın otuz beş yıllık meslek sırlarını, Harvard Üniversitesi’nde verdiği Norton derslerinde açıklıyor. Daha önce T.S. Eliot, Borges, Calvino ve Umberto Eco gibi yazarların da verdiği bu derslerde, Pamuk edebiyat ve sanat anlayışını bir bütün olarak sunuyor.

Bir romanı okurken kafamızda ne gibi işlemler yaparız? Roman kahramanlarıyla gerçek insanlar arasında ilişki nedir? Roman sanatı ile şiirin, resmin ve siyasetin ilişkisi nedir? Yazarın kendi sesi, imzası, özel dünyası nasıl oluşur? Romancı nerede kendisini, nerede başkalarını anlattır? Romanı gerçek yapan ”gizli merkez” nedir ve nasıl kurulur? Pamuk bütün hayatı boyunca meşgul olduğu bu soruları Türk ve dünya edebiyatından örneklerle cevaplıyor.

Pamuk, bu kitapta roman okurken ve yazarken karşılaştığı harikaları, kendi kişisel deneyimleri ve hatıralarından aldığı güçle, herkesin anlayacağı bir konuşma dili ve rahatlığıyla hikaye ediyor.


Kürk Mantolu Madonna by Sabahattin Ali


kurk mantolu madonna

Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır. Benim de Raif efendiyi daha yakından tanımam sadece bir tesadüf eseridir.

Bir yabancı ile karşı karşıya oturulduğu zaman âdet olduğu üzere oda arkadaşımı gizliden gizliye tetkik etmek, kaçamak bakışlarla hakkında ilk -ve tabii yanlış- kanaatler edinmek istiyordum.

İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.

Yüzünün hareketlerinde, ağzını, ellerini oynatmakta boyalı teyzesini taklit eden ve bütün manevi kuvvetini de eniştesinin ukalalığından alan bu kızın, bu kalın dış kabuklara rağmen içinde sahici insandan bir şeyler kaldığını zannettirecek alametler mevcuttu.

Fakat bu haller, içinde saklanıp kalmış olan insanlığın ara sıra nefes almak için yaptığı hamlelerden ibaretti ve muhitinin senelerce sabırlı bir çalışma ile vücuda getirdiği sahte şahsiyet, asıl hüviyetinin başkaldırmasına meydan vermeyecek kadar kuvvetliydi.

Yalnız bazı günler birdenbire vahşileşiyor, gözleri bütün ifadesini kaybediyor, küçülüyor ve kendisine hitap edildiği zaman yavaş, fakat her türlü yakınlaşmayı meneden bir sesle cevap veriyordu. Böyle zamanlarında tercüme yapmayı da ihmal ediyor, çok kere kalemi yanına bırakarak saatlerce önündeki kâğıtları seyrediyordu. Onun şimdi bütün mesafelerin ve zamanın arkasına çekilmiş olduğunu ve oraya kimseyi bırakmayacağını seziyor ve hiç sokulmak teşebbüsünde bulunmuyordum.

Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?

Bütün basit insanlarda olduğu gibi, kederden sevince, heyecandan sükûnete geçiyor ve bütün kadınlar gibi her şeyi çabucak unutuyordu.

Herkesten sakladığı ruhunu ihtimal ki bu deftere dökmüştü ve şimdi onunla beraber gitmek istiyordu.

İnsanlara kendinden hiçbir şey bırakmak istemeyen ve yalnızlığını, ölüme giderken bile beraber alan bu adama karşı içimde nihayetsiz bir merhamet ve onun mukadderatına karşı nihayetsiz bir alaka uyandı.

Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim…

Henüz ona dair hiçbir şey bilmediğimi, bütün hükümlerimin tasavvur ve hayallerime dayandığını biliyordum. Bununla beraber, asla aldanmadığıma dair sarsılmaz bir kanaatim vardı.

Henüz ona dair hiçbir şey bilmediğimi, bütün hükümlerimin tasavvur ve hayallerime dayandığını biliyordum. Bununla beraber, asla aldanmadığıma dair sarsılmaz bir kanaatim vardı.

Çünkü müphem bir his bana, kim olursa olsun bir insanı tamamen gördükten ve gördüklerini kendinden saklamadıktan sonra, ona hiçbir zaman büsbütün yaklaşılamayacağını fısıldıyordu.

Çalışmak hiç de fena bir şey değil. Bana dokunan, ruhlarımızı alçaltmadan çalışmak isteyişimizin hoş görülmemesi…

Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir.

Bu hareketsizliğin, korkuya dayanan bu tereddüdün daha zararlı olduğunu, insan münasebetlerinde bir noktada taş kesilmiş gibi kalınamayacağını, ileriye atılmayan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmayan anların muhakkak uzaklaştırdığını karanlık bir şekilde seziyor ve içimde sessizce yanan, fakat günden güne büyüyen bir endişenin yer etmeye başladığını hissediyordum.

O beni mahzun zannediyordu. Halbuki değildim. Şimdi, gülemeyecek kadar mesuttum ve saadetimi ciddiye alıyordum.

İçimde boş kalan bir taraf bulunduğunu ve bu boşluğun bana adeta maddi bir eziklik verdiğini hissediyordum. Bir şey noksandı, fakat bu neydi? Evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu fark ederek duraklayan, fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, ümidini kesince, aklı geride, ileri gitmek istemeyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm.

Beni, bütün ömrümce bir meçhulü, mevcut olmayan bir şeyi aramaya mahkûm ediyordu. Bunu yapmamalıydı…

Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu?

Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazan hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş.

Gene bu akşam anladım ki, onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim.

İçimde hiçbir arzu yoktu. Ne geçmişi, ne geleceği düşünmüyor, ancak yaşamakta olduğum anları biliyordum. Ruhum rüzgârsız ve kırışıksız bir deniz gibi sakindi.

Binlerce kilometre uzakta, bir insan yaşamaz oluvermişti; bu vaka günlerce belki de haftalarca evvel olduğu halde, ne ben, ne Maria herhangi bir şey sezmemiştik.
Günlerin birbirinden farkı yoktu. Fakat birdenbire, avuç içi kadar kâğıt, her şeyi altüst ediyor, beni bu dünyadan alıp oraya götürüyor, benim buraya değil, telgrafın geldiği uzak yerlere ait olduğumu hatırlatıyordu.

Halbuki buraya bütün hayatımla, bütün yaşayan taraflarımla merbuttum (bağlıydım).

Maria Puder’le tanışmadan evvelki boş, gayesiz, maksatsız günler, eskisinden çok daha ıstırap verici bir halde, yeniden başlamıştı. Arada bir fark vardı: Hayatın bundan ibaret olduğunu zannettiren bilgisizliğimin yerini şimdi, dünyada başka türlü de yaşanabileceğini bir kere öğrenmiş olmanın azabı tutuyordu. Etrafımın artık hiç farkında değildim. Hiçbir şeyden zevk almama imkân olmadığını hissediyordum.

Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar çok inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı.

Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi.

Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam…

Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı…

O bu dünyadan ayrılırken, benim hayatıma, başka hiçbir insana nasip olmayacak kadar canlı bir şekilde giriyordu.

Lion by Saroo Brierley


My memories were all I had of my past, and privately I thought about them over and over, trying to ensure I didn’t ‘beget’.

Some of these memories were good, and some of them bad – but I couldn’t have one without the other, and I couldn’t let them go.

The people in the station weren’t people at all, but a great solid mass I couldn’t make any impact on, like a river or the sky.

Sometimes I wonder what would have happened to me had he not taken me in, or had I refused to trust him.

Today, there are perhaps a hundred thousand homeless kids in Kolkata, and a good many of them die before they reach adulthood.

It was only a couple of years after my period on the streets that the notorious ‘Stoneman’ murders began in Calcutta, following the same phenomenon in Bombay. Somebody started murdering homeless people bedding down at night, especially around the city’s major station, by dropping a large rock or slab of concrete onto their heads as they slept. Thirteen people died over a six-month period and no-one was ever charged (though the killings stopped after the police detained a psychologically disturbed suspect). Had I stayed on the street, there’s every chance I wouldn’t be alive today, and certainly not writing this book.

I later learnt that Ganesh is often called the Remover of Obstacles, and Lord of Beginnings. I wonder whether that was why the girl chose to give it to me. (Ganesh is also Patron of Letters, and so, in a way, is the patron of this book.)

That initial disbelieving desperation to get home – that feeling that, unless the world was immediately put back the way it had been, I couldn’t survive, couldn’t exist – had long faded. The world was now what I saw around me, the situation I was in.

Instinct, memory, doubt and excitement were all coursing through me at once.

Even at this first meeting, though, she told me she was grateful to my parents who had raised me in Australia, and that they had the right to call me their son because they had raised me from a child and made me the man I was today.

‘Everything is written’: destiny takes its inevitable path.

I would never have imagined when I left here that I would one day willingly return, yet here I was now, looking over the place, a tourist of my old terrors.